3 Nisan 2012 Salı

Picasso (1881 - 1973)


Picasso 25 Ekim 1881 de Güney İspanya kıyılarında bir Endülüs kenti olan Malaga’da dünyaya geldi. Vaftiz edildiğinde kendisine verilen adı on dört isimden oluşuyordu. Süreç içinde babasının soyadı  Dona Jose Ruiz yerine annesinin soyadı olan Picasso’yu kullanmıştır.
Babası yerel bir resim okulunda öğretmenlik yapıyordu. Done Jose oğluna, 7 yaşından itibaren resim dersleri vermeye başlamıştı. Picasso 13 yaşındayken babasının başladığı bir eskizi tamamlamıştı. Don Jose oğlunun yaptığını görünce, paletiyle fırçalarını ona verdi ve bir daha resim yapmamaya yemin etti. 13 yaşında güzel sanatlar akademisi’ne başladı. 14 yaşındayken ‘’çıplak ayaklı kız’’ tablosunu yaptı.

Picasso önce Madrid, sonra da Barcelona akademilerine devam etmişti, ama buradaki öğretmenlerin ona verebilecekleri hiçbir şey yoktu. Bununla birlikte Barcelona, Picasso’ya Paris’in bohem yaşamını örnek alan ressamlar arasından bazı dostlar edinme fırsatını vermişti. Picasso kendisini özgür hissetmeye başlamıştı. Londra ve Paris’teki yeni resim akımlarını görmek istiyordu. 1900’de Londra’ya gitmek üzere yola çıktı, ama önce Paris’e uğradı.
Paris’e ilk gelişinde yeni ve farklı resim yaklaşımlarının peşinde koşan bir kentle karşılaşmıştı. İzlenimcilik iyi tanınmaktaydı; en önde gelen temsilci olan Claude Monet uluslar arası bir üne sahipti. İçinden çıkan noktacılar gibi gruplar, izlenimciliğe meydan okuyor, Degas ve Renoir kendi bireysel yollarında ilerliyorlardı. Gauguin ve Van Gogh gibi yalnız adamlar aşırı bireysel biçemler geliştirmişlerdi. Picasso başlangıçta bu yan etkileri yaşadı. Ancak hemen sonra kendi resim biçemini geliştirdi. Kısa zamanda onu izleyenler bir grup oluşturdu. Bu grup, ‘’La Bande Picasso’’ (Picasso Grubu) olarak tanındı. 1905 yılına gelindiğinde Henri Matisse’in öncülüğünde fovizm (bu biçemin başlıca amacı, rengi ifade aracı olarak kullanmaktı.) adlı yeni bir resim biçemi gelişmişti. Matiise, ve arkadaşı ressam Paul Cezaanne yüzyılın başında resim sanatının yönünü büyük ölçüde etkilemişlerdir. Ama resme, gerçeküstücülük, dışavurumculuk, fütürizm, kübizm ve daha birçok ‘’izmler’’le yan yana çalışırken, kendine has biçemini ve bireyselliğini hep sürdürmüş olan Picasso kadar büyük katkısı olan yoktur.
Picasso kırklı yaşların ortalarındayken tam anlamıyla bir başarıya ulaşmıştı. Paris’in yoksul semtlerinde geçirdiği parasız ve bohem günlerden sonra Akdeniz sahilinde bir villaya, özel şoförlü limuzinlere sahip olmasını sağlayan zenginliğe ve refaha kavuşmuştu. Ancak bütün bunlarla beraber mutsuz bir evliliği vardı. Picasso, 11927’de Paris caddelerinde 17 yaşındaki bir kızla tanışmıştı. Marie-Therese Walter adındaki bu kızla aralarında kısa sürede bir aşk ilişkisi başladı. Picasso halihazırda evli olduğu için ilişkilerini gizlice yürütüyorlardı. Olga bu dönemde kocasının yaptığı tablolara dikkatlice baksa bu ilişkinin varlığını anlayabilirdi, ama onun tablolara karşı ilgisi yoktu. Marie-Threse sonunda (1935’te) Picasso’dan Marie-Concepcion adını verdikleri br çocuk sahibi oldu. Çocuğa kısaca Maya diyorlardı. 

Picasso’nun yeni doğan kızı kırk yıl önce İspanya’da yaşama veda etmiş olan kız kardeşinin adını taşıyordu.
Picasso’nun resimlerine 1901’den 1904’e kadar mavi renk hâkim olmuş, bu dönem ‘’Mavi Dönem’’ olarak tanınmıştır. Eserlerine bir tek rengin hâkim olmasının nedenleri yalnızca tahmin edilmekle birlikte, arkadaşı Carlos Casagemas’ın ölümünün Picasso’yu derinden etkilediği ve bunun da resimlerine yansıdığı kesindir. 



Casamegas, 1900’de Picasso’yla beraber Paris’e giden bir ressam arkadaşıydı. Montmartre’da birlikte oturmuşlardı, ama Picasso Noel için İspanya’ya döndüğünde Casamegas yeni bulduğu sevgilisi Germaine’le kalmıştı. Bu aşk macerası kısa süreli ve hüzünlü olmuş, sonunda Casamegas ertesi yılın şubat ayında Paris’teki bir şarap dükkânının arka odasında kendi kafasına bir kurşu sıkmıştı. Picasso yaşamının sonraki yıllarındaşöyle demiştir: ‘’Beni tablolarımda mavi rengi kullanmaya iten Casamegas’ı düşünmemdi.’’
Picasso 1906’dan itibaren doğru çevrelerde dikkat çekmeye başladı. Parisli sanat eleştirmenleri artık heyecan verici eserleri Matisse’le rekabet etmekte olan bu 25 yaşındaki ressamı önemsiyorlardı. Picasso ve Fernande, o yılki yaz mevsiminde Paris’ten ayrılarak Pireneler’de bulunan Gosol adlı küçük bir köye gittiler. Eşyaları, ulaşımın çok güç olduğu bu köye katır sırtında taşındı. Gosol’da yapmaya başladığı resimler ‘’Pembe Dönem’’in çekici kompozisyonlarını bıraktığını ve yeni bir biçemi denemekte olduğunu gösteriyordu. Yazın sonuna doğru ortaya çıkan bir tifo salgını, Picasso ve Fernande’ın Gosol’dan ayrılmasına neden oldu. Picasso bu uzak dağ köyünde ürettiği tabloları, eskizleri ve fikirleri Paris’e dönüşünde yanında götürdü. 1907 ilkbahar ve yaz ayları boyunca Batı resmine nerdeyse 500 yıldır hâkim olan sanatsal geleneği yıkacağı düşündüğü bir tablo üzerinde çalıştı. Bu tabloya önce Le Bordel (Genelev) adı verildi, ama tablo daha sonra Les Demoiselles d’Avignon (Avignon’lu Genç Kızlar) adıyla tanındı.

Picasso Avignon’lu Genç Kızlar tablosunu yaptıktan sonra tuvali duvara bakacak şekilde çevirmiştir. Bu resim pek hoş karşılanmamıştı ve kayıtsızlıkla karşılanacağı birkaç yıl sonrasına kadar da tam olarak halka sergilenmeyecekti. Picasso tablosunun öneminin farkındaydı. Tabloyu önemli bulan bir başka ressam da onu açıkça övmemiş olan, ama çok etkilenen Georges Braque’tı. Braque her şeyi geometrik biçimlere dönüştürerek manzara resimlerini bir adım ileri götürmüş olan Cezanne’ın sadık izleyicilerindendi. Braque’ın 1907 sonbaharında Salon’a teslim ettiği altı tablosu, jüride bulunan Matisse tarafından değerlendirilmişti. Matisse, Braque’ın her şeyi petits cubes (küçük küpler) haline getirdiği yolunda bir yorum yapmıştı. Eleştirmen Louis Vauxcelles, bu ressamları ‘’kübist’’ olarak tanımladıktan sonra, bu isim kabul gördü. Avignon’lu Genç Kızlar’dan sonraPicasso’nun eserlerinde belirgin bir kübist biçem görülmeye başlandı.
Kübizmle birlikte resme yeni bir yaklaşım gelmişti. Hem Picasso hem de Braque nesnelerin resimlenme biçimini sınırlarına kadar zorlamaktaydı. 





Bu yeni resim biçemi geniş toplum kesimleri tarafından hemen anlaşılamıyordu. Artık, şimdiye kadar ressamların düz resim yüzeyinde yaratmış oldukları,  gerçeğin ‘’göz yanılsamasını’’ paylaşamıyorlardı. Çünkü bu ressamlar, göz yanılsamasını yok edip onun yerine gerçeğe kendi kişisel bakışlarını koymuşlardı. Picasso ve Braque ‘ın ‘’kişisel’’ görüşleri artık var olan resim geleneklerine dayanamıyordu. Bu iki ressam birbirlerini hem ileri hem de yukarı doğru kışkırtıyorlardı. Braque daha sonra bu konuda şöyle demişti: ‘’Sanki aynı iple bir dağa tırmanan dağcılar gibiydik.’’ 1912’de resim yapmalarına yardımcı olması için nesnelerin kartondan modellerini yapmaya başladılar. Picasso birdenbire tamamen yeni bir yaklaşımla kübist heykeller yapmakta olduğunu fark etti. Taş oyma ya da kile şekil vererek çalışma yerine, çeşitli metal levhalar kullanarak heykel yapıyordu.
Picasso kendisini desteklemeye hazır insanları nispeten erken yaşta bulabildiği için şanslıydı. Paris’e ilk gidişinde bir sanat galericisi olan Ambroise Vollard, Picasso’nun eserlerine ilgi göstermiş ve tablolarını galerisinde sergilemişti. 101’deki bu sergi Picasso’nun ilk gerçek sergisiydi. Vollard, Picasso’nun sanatının başlangıç dönemimde onun eserlerinin temsilciliğini yaparken ikisi arasında sıkı bir dostluk oluşmuştu. O devirde sanat galericilerinin etkisi büyüktü ve resim dünyasını onlar şekillendiriyordu.  Bir başka genç sanat galericisi olan Daniel Kahnweiler ise zengin babasından aldığı bir miktar parayla kısa süre önce bu işe başlamıştı. Kahnweiler, Picasso’nun Avignon’lu Genç Kızlar  adlı tablosundan haberdardı ve onu almaya çalıştı, ama Picasso yalnızca hazırlık çalışmalarını satıyordu. Sanat galericileri arasındaki rekabet Picasso’ya başarı getirdi. Paris’teki ilk günlerinin sıkıntısı bir tarafa bırakılırsa, Picasso eserlerini çabucak satarak geçimini sağlayacak hale gelmişti. Bir ressamın, özellikle de genç bir adamın geçimini kendi başına sağlaması o dönemler için olağandışıydı. Resim sanatının tarihi boyunca ressamlar çoğunlukla sanatlarını destekleyecek kimseler bularak iki yakalarını bir araya getirmeye çalışmışlardı. Picassso’nun olağanüstü dehası hemen fark edilmiş ve kendisiyle kalabalık ailesine, geçen yıllarla birlikte kayda değer bir servet oluşturacak kadar büyük bir gelir sağlamıştır.
Picasso’nun 20. Yüzyılın en önemli ressamı olup olmadığı tartışılabilir. Çok fazla sayıda yağlıboya resim, çizim, baskı ve ve heykel üretmiştir. Dünyadaki modern resim müzelerinin çoğunda eserlerinden örnekler bulunmaktadır. Bugün sanat tarihçileri Picasso’nun adını Giotto ve Michelangelo’yla birlikte anarlar, çünkü onlarınkiler gibi Picasso’nun eserleri de Batı resmine yeni bir yön vermiştir. Kendisini izleyenlere soyut resmi gelitirme imkânı sağlayarak, ressamları ‘’gerçekçi resmin baskısından’’ kurtardığı söylenir. 20. Yüzyıl soyut resimle hatırlanacaktır ve soyut soyut resmin yapılmasını mümkün kılan kişi Picasso’dur. Picasso’nun eserleri pek çok farklı biçemi içerir. Ressam arkadaşı Braque ile gerçeküstücülüğün ve tabii ki soyut resmin gelişimine yardımcı olmuştur. Picasso kendini yaşamının ileri dönemlerinde, sanatları Picasso ustayla asla karıştırılamayacak yeni kuşak ressamlardan çok, Velazquez ve Manet gibi ressamların uzun süre kalıcı olan geleneklerinin bir parçası olarak görmüştür.










25 Mart 2012 Pazar

Manet


Edouard Manet 23 Ocak 1832’de üniversite eğitimi ve toprak sahibi, varlıklı bir orta sınıf ailenin çocuğu olarak dünyaya geldi. Babası Auguste Manet, meslek olarak kendi babasının izinden giderek yargıç olmuş, ilk çocuğu Edouard’ın da onunla aynı yoldan gitmesini beklemişti. Manet ailesi, tam bir saygınlık simgesi, örnek bir Parisli aileydi. Manet’in annesi Eugenie Desiree, İsveç prensinin vaftiz kızıydı. Muhtemelen çok fazla toplumsal itibarla birlikte, büyük miktarda çeyiz getirmişti. Aile, Seine nehri yakınlarındaki Bonaparte sokağı, 5 numarada, dört katlı muhteşem bir binada oturuyordu. Manet, altı yaşındayken Rahip Poiloup’un okuluna, on iki yaşına gelince de Rollin Koleji’ne gitti.
Babası, Edouard’ın hukuk alanında çalışmasını istiyordu. Ama oğlunun ilgi alanı hukuk değil, resimdi. Edouard da bunun yerine, Denizcilik Akademisi’ne başvurdu, ama giriş sınavını kazanamadı. Sonra Deniz Ticaret Filosu’na katıldı ve 1848’de Le Havre et Guadeloupe eğitim gemisiyle Brezilya’ya gitmek üzere yelken açtı.Manet, evine gönderdiği mektuplarda bu yolculuktan detaylı bir şekilde söz etmişti. Rio de Janeiro’da gördüklerinden çok etkilendi. ‘’Bu ülkede bütün zenciler köle, hepsi de ayaklar altında çiğnenmiş gibi görünüyor. Beyazların zenciler üzerinde olağanüstü bir gücü var. Bir köle pazarı gördüm; bizim gibi insanlar için oldukça iğrenç bir manzara.’’
Genç Manet 1849’da Fransa’ya döndüğünde, ressam olmaya kararlıydı. Babası anlayış göstererek Manet’in ressam Thomas Couture’ün Paris’teki stüdyosuna kayıt olmasına izin verdi. Paris gece hayatı, beyaz eldivenleri, silindir şapkası ve bastonu ile caddelerde dolaşan, o zamanlar moda olan kafelerde buluşup bohem bir hayat süren ressam, yazar ve bestecilerin arasına olgun, zarif ve şık biri Yani, hayatını kazanmak yerine, isteklerini gerçekleştirme özgürlüğünü sağlayacak şahsi geliri olan biriydi.
Monet, Paris’teki resim çevrelerine kendini tanıtan Manet’ten etkilenmişti. 1869’da Manet’nin kendisini, her akşam stüdyoyu terk ettikten sonra arkadaşlarıyla Batignolles semtinde buluştukları bir kafeye davet edişini anlatırdı. Monet, birkaç yıl sonra, Manet’yi stüdyoda çalışmak yerine en plein air yöntemiyle resim yapmaya ikna etmişti.
Manet’in gözde modeli Victorine Meurent’dı. Victorine, Paris kökenli fakir bir aileden geliyordu. Manet gibi kişilerle bir araya gelme konusunda, bir ressamın modelliği ya da belki fahişelik dışında hiçbir büyük fırsatı olmamıştı. 1860’lardaki yaşam gerçeğine bakılırsa, Manet gibi erkekler, Victorine gibi kadınlarla herhangi bir toplumsal ortamda bir araya gelmezlerdi bu kadının Manet’nin öğretmeni Thomas Couture’ün (Manet onun stüdyosundan ayrıldıktan sonra) ve diğer ressamların modeli olarak çalıştığını biliyoruz. Manet, onunla 1862’de kız on sekiz yaşındayken tanışmıştı. Tanışmaları, Manet’nin arkadaşı Theodore Duret tarafından şöyle tanımlanmıştı: ‘’bir kalabalıkta tesadüf eseri karşılaştılar… onun özgün ve belirgin görünüşünden çok etkilenmişti.’’ Victorine de ressamdı ve 1876’da bir otoportresi Salon’da sergilenmişti. Gariptir ki, Salon aynı yıl Manet’nin çalışmasını reddetmişti.
Manet’nin iyi dostu ve okul arkadışı Antonin Proust, onun Çayırda Öğle Yemeği adını alacak tabloyu yapmaya karar verdiği ânı anlatmıştı. 


Proust’a göre, Paris’te Argenteuil mahallesinin Seine kıyılarında otururken, nehirde yüzen birkaç kişi Manet’nin dikkatini çekti. Bunun üzerine Manet, Proust’a şöyle dedi: ‘’Nü resim yapmam gerektiğini söylüyorlar. Tamam, yapacağım. Onlara bir nü yapacağım. Eskiden okul günlerimizde Giorgione’nin müzisyenlerle olan kadınlarını kopya etmiştim. Koyu bir resim. Arka plan pek belli değil. Bu resmi, tıpkı orada gördüğüm insanları da içine alarak etrafın berraklığı içersinde yeniden yapacağım.’’ Manet’nin resmi, Tiziano (Manet, Giorgione’den çok Tiziano’ya benzeyen bir resim çizgisi içindeydi) gibi ünlü İtalyan ressamların ilk çalışmalarına benzer noktalar içeriyordu. Yalnızca bilgisini değil, aynı zamanda geleneğin de modern ‘’gerçekçi’’ resme ulaşabileceğini göstermek için, tablolarına resim sanatının ilk dönemlerinden de bir şeyler katmak istemişti.
Çayırda Öğle Yemeği, 1863 yılında resmi Salon’a karşıt seçenek olarak kurulan Salon des Refuses’de (Reddedilenler Salonu) sergilendi ve çok büyük bir yankı uyandırdı. Erkekler giyinikken kadın neden çıplaktı? Açıkça görülüyor ki, gerçek bir olayı yansıtan bu modern tablo, Parisli giysileri içinde, çimenler üzerinde öğle yemeklerini yiyen erkekleri gösteriyor. (Çayırda Öğle Yemeği) Böyle bir sahne klasik geleneğin saygınlığı ile maskelenmiş olsaydı kabul görebilirdi (yani modern giysiler olmasaydı!), ama Manet, modern dünya içindeki gerçek kişileri resimleyerek geleneği altüst etmişti. Eleştirmen Ernest Chesneau, Manet’yi burjuvaları şaşırtıp ün kazanmaya çalışmakla suçlayarak bu tabloyu aşağılamıştı. Manet, erkekleri de eski ustaların resimlerinde görüldüğü şekliyle, kadın gibi çizmesi gerektiğini söyleyerek karşılık vermişti. Bununla beraber, Manet bu tablosu sayesinde büyük bir üz kazandı. Manet’nin Çayırda Öğle Yemeği tablosunun gücü, izleyen uyarlamalarda da kaybolmamıştı. Manet’nin zamanında çok fazla ağır eleştiriyle karşılaşan bu kompozisyon, günümüzde böyle duygular uyandırmakla beraber birçok değişik amaç için kullanılmıştır. Son uyarlamaları bile itibarsızlığı çağrıştırdığı halde, pop grubu Bow Wow Wow’un Go Wild in the Country (1981) albümünün kapağında kullanılmıştı.
Manet, Dounai sokağında bulunan stüdyosundaki kontrollü ortamda, tabloları için notlar alarak ve çizimler yaparak, stüdyo temelli ressamların geleneksel yöntemleriyle çalışmaya başladı. Manet’nin özgün biçemi, gözdesi olan İspanyol ressamları ve Delacroix ile Ingres gibi büyük Fransız ustaların etkileri altında şekildendi. İşlediği konular sanki bir tiyatro sahnesinde ışık veriliyormuş gibi, düz bir planın üstünde, giderek daha bir hale gelmeye başlardı. Manet, birçok kimse kendisini izlenimcilerin kralı olarak adlandırdığı ve resim tarihçileri ana izlenimciğin ‘’babası’’ dediği halde, asla izlenimci grubun bir parçası olmadı. Manet’nin izlenimcilerle daha da uzaklara götürülen tutkusu, sadece gördüğünü, gözleri önündekini resmetmekti.
Manet’nin tablolarının en ünlülerinden biri de Folies-Bergere’de Bir Bar’dır. 1881 yılında tabloya başladığında, sağlık durumu pek iyi gitmiyordu. Bu tablo Salon’a sergilenmek üzere verilen son çalışmasıydı. Folies-Bergere, 1881 yılında büyük seyirci kitlelerini çeken (Richer sokağı, 32 numarada eğlenceler hâlâ her gece devam etmektedir) bir eğlence merkeziydi. Bu yer, balkonlu büyük bir salon ve barları olan geniş bir alan halinde iki bölümdü. Müşterileri arasında yalnızca sahnedeki olaylarla ilgilenenler değil, sokak kadınları ve geçici ilişkile peşinde koşan, her sınıftan erkek de vardı. Manet, bu tür barlara gider ve stüdyosundaki tablolara temel oluşturan taslakları çizerdi. 


Tablodaki, ismi Suzon olan bayan garson gerçekten Folies-Bergere’de çalışmış ve Manet’nin stüdyosunda bir masanın arkasında poz vermişti.
Manet, 30 Nisan 1883 tarihinde, 51 yaşındayken öldü. Bir süredir, frenginin son dönemlerinde bulunuyordu ve sürekli acı içindeydi. Kangrenli sol bacağı ölümünden 11 gün önce kesilmişti. Claude Monet, Antonin Proust, Emile Zola, Edgar Degas ve Jacgues_Emile Blanche bu önemli dostlarının cenaze törenine katıldılar. Blanche’ın Manet için söylediği şu sözler çok önemlidir: ‘’O sandığımızdan da büyük bir insandı.’’ Bu söz, 19. Yüzyıl resim sanatına derin etkileri olan bir ressama uygun bir mezar taşı yazısıdır. İzlenimciler, stüdyo ile sınırlanmış olan geleneksel resim kalıplarını ortadan kaldırmak isteyen bir akımın temsilcileri olarak gelir aklımıza.Ama bunu ilk başaran Manet’ydi. O,eski okullarla yenileri arasında bir köprü olmuştu. Manet’nin gördüğü her şeyin, yani modern dünya gerçeğinin resmini yapma tutkusu, takipçileri için çığır açmıştı.




11 Mart 2012 Pazar

Gauguin



Eugene Henri Paul Gauguin 7 Haziran 1848’de Paris’te dünyaya geldi. Babası National adlı liberal bir gazetenin editörüydü.


Yaşamının ilk yılları Peru’da geçti. Altı yaşandayken Fransa’ya gönderildi ve Orleans’daki bir yatılı okula başladı. Okuldan ayrılacak yaşa gelir gelmez deniz ticaret filosuna katıldı. (1865)


Seyahatlerinden dönünce 1872’de borsa komisyonculuğuna başladı. Hobi olarak resim yapmaya başladı. Camile Pissaro, Van Gogh gibi ressamlar üzerinde etki bırakmıştı. 1880’lerin başında düzenli olarak izlenimci sergilerine katılmakta ve tablolarını toplamaktaydı.


Pissaro, Gauguin’in hem dostu hem de resim konusunda akıl hocası olmuştu.
1880’de yaptığı Nü çalışma, ilk olarak 1881’deki altıncı izlenimciler sergisi’nde yer almıştır. İyi bir tepki görünce Gauguin işinden ayrılıp tüm zamanını resime ayırmayı düşünmüştü.


1887’de ressam dostu Charles Laval ile birlikte Panama’ya gitmeye karar verdi. Resimlerinden para kazanamıyordu ve parasızlıktan ne yapacağını şaşırmış haldeyken Paris hakkında fakir bir adam için vahşi bir ormandan farksız diyordu.
Gauguin’in Panama Kanalı İnşaat Şirketi’ndeki işi çok uzun sürmedi. On beş gün sonra işten çıkarıldı ve arkadaşlarıyla beraber Martinik Adası’sına gittiler. Burada dizanteriye yakalandı.


Gauguin 1888 de Bretagne’a döndü. Ama Martinik hiç aklından çıkmadı. Varlıkları yeni bir bakışla gören bir biçemde yeni resim ve kompozisyon tekniklerini denedi. Tropik yörelerde edindiği deneyimlerin sonucunda ortaya çıkan Bröton resimleri, onun izlenimci biçemle arasında bulunan son biçemsel bağları da koparmıştı. Artık eserleri saf renk alanları içermiyor, ton farklılıklarına rastlanmıyor ve renkler neredeyse oldukları gibi tuvale aktarılıyordu. Figür ve nesnelerin sahip olduğu şekillerin siyah çizgilerle belirlendiği bu biçem, vitray çalışmalarını ve Japon grafik sanatını andırmaktaydı. Gauguin, geleneksel renk değişimi ve perspektif renklerini tam anlamıyla terk etmişti. Artık dünyayı izlenimci bakışla görmek yerine kendi iç bakış açısını ortaya koymanın peşindeydi. Resimlerinde ele almaya çalıştığı hayali ve simgesel konuların anlamları, izleyicinin bir bakışta anlayabileceği türden değildi.


Gauguin, 1889’da yaşayıp çalışmak için daha sade ve ucuz bir yer bulma umuduyla Fransa’dan ayrılıp tropik ülkelere gitmeye karar verdi. Ressamlarla dolup taşan ve ‘’Paris’ten gelen alaycı sözleri’’ hâlâ işitebildiği Bretagne’dan memnun değildi. Daha önceden Martinik’e yaptığı seyahat cesaret kırmamıştı ve çocukluğunun o egzotik, mutlu ve güvenli yerini bulabileceğine hâlâ inanıyordu. Nisan 1889’da şöyle yazmıştı. ‘’Madagaskar’a gitmeye karar verdim… Bayan Redon istenirse 5.000 frankla orada 30 yıl yaşanabileceğini söylüyor.’’ Bununla beraber Madagaskar ve gitmeyi düşündüğü diğer yerlerden Tonkin (şimdiki adıyla Vietnam) gibi yörelerdeki yaşam maliyetleri hakkında çelişkili öğütler almaktaydı. Gauguin sonunda Tahiti’ye gitmeye karar verdi, çünkü Madagaskar ‘’uygar dünyanın çok yakınındaydı.’’ Gauguin, yolculuk için para toplamak amacıyla 30 tablosunu açık artırmaya çıkardı ve biri dışında hepsi satıldı. Satıştan elde edilen toplam gelir 7.350 franktı. Karısına ve ailesine veda etmek için Kopenhag’a gidip, oradan da Marsilya’ya geçti. 1 Nisan 1891’de Oceanien adlı gemiye binerek Tahiti’ye doğru yola çıktı.


Tahiti’nin başkenti Papeete’deki çevresi Gauguin’i hayal kırıklığına uğratmıştı. Bu işlek kentte yaşayan Tahitililerle aynı sayıda Avrupalı ve Çinli işadamları vardı. Gauguin’in bütün derdi geleneksel Tahiti yaşam biçimini, geleneklerini, kültürünü ve dinini konu alan resimler yapmaktı. Papeete’de buna pek fırsat bulamadı ve sonunda 50 kilometre uzaktaki Mataeia’ya taşındı. Ama gerçek Tahiti ortamını burada da bulamadı. Hayal kırıklığının nedeni yalnızca Avrupa kültürünün yerli halkın yaşam biçimini kökünden değiştirmesi değil, Gauguin’in de dünyada batı etkisinin ulaşmadığı bir köşe bulma düşüncesiyle kendini kandırmış olmasıydı. Çocukluğunun tropik cennetini yeniden yaratma sevdasıyla resimlerinin yok olmakta olan bir kültürü ilk elden yansıttığını ileri sürüyordu. Aslında Gauguin’in resimleri, Tahiti’de yaşayan bir koloni üyesi tarafından kendisine verilen Tahiti gelenekleri konulu bir kitaptan son derece etkilenmişti. Bununla birlikte, bu resimler batı dünyasının gözünde hâlâ gerçek Tahiti yaşamını yansıtır görünmektedir. Bunda güzel kadınları ve ağaçlardan yerlere dökülen meyveleriyle, bozulmamış Tahiti adalarını anlatan kalıplaşmış Hollywood filmlerinin de büyük bir katkısı vardır.


Gauguin imgelerini yaratmak için çok farklı malzeme ve biçemlerini denemişti. Ressamlık yaşamının başlangıcında Pissaro’nun tercihlerinden etkilenmiş olmasına rağmen düzenli bir resim eğitimi almadı.Yağlıboya resim kadar tahta oymacılığı ve kilden figürler yapma deneyimlerinden de zevk alıyordu. Tahiti’deyken tahta oymacılığına sevdalanmıştı. Bazen de suluboya ve pek geleneksel bir resim biçemi sayılmayan tahta kalıplardan baskı denemeleri oluyordu.


Gauguin anavatanı Fransa’daki maddi kaygıların söz konusu olmadığı ‘’ilkel bir saltanat’’ olarak gördüğü Tahiti’deki yaşam tarzının çekiciliğine kapılmıştı. Sade bir yaşam sürmeyi, para kazanmak için başka bir iş yapmak zorunda kalmadan yalnızca resim hesaplarından uzak kalmayı umut etmişti. Bununla beraber 1895’de Tahiti’ye son kez döndüğünde yalnız ve hastaydı. Bu toplumda bir yabancı olduğu gerçeğini değiştirmesi mümkün olmamıştı. Davranışları bazen diğerlerinden daha iyi olmayan bir başka Fransız sömürgecisi olarak kalmıştı. Aralarından metresler edindiği genç Tahitili kadınlara davranışlarında, kişiliğinin en kötü özelliklerini sergilemişti. Gauguin frengi olduğunu öğrendikten sonra bile bu kadınlara olan ilgisini sürdürmüştür. Seçtiği sevgililer, Avrupa toplumunda kabul edilecek yaşın çok altındaydı. Bu metresler birtakım resimlere modellik de etmişlerdi. Çoğu kez adları bilinmeden modellik ederken, bazen de portrelerine gerçek adları verilmişti. Gauguin’in kendi vatanında kabul edilmeyen bohem yaşam biçimi, yerli toplumu öfkelendirdiği zamanlarda Tahiti’de de sorun haline gelmişti.


Gauguin 1895’de Tahiti’ye döndü. Papeete’nin hemen güneyindeki Punaania’da bir ev inşa etti ve orada yeni metresi Pahura ile yaşadı, işler hızla kötüye gitti ve sağlığı ile bütçesi iflas etti. 1896’da vahine’si (metresi) bir kız çocuk dünyaya getirdi, ama bebek kısa süre sonra öldü. Nisan 1897’de karısı Mette’den gelen mektuptan kızları Aline’in zatürreeden öldüğünü öğrendi. Aline’in ölüm haberiyle büyük bir bunalıma düştü ve arsenik alarak intihara kalkıştı. Ölmedi ve iyileşip iki çocuk sahibi daha oldu, ama altı yıl sonra frengiden öldü.










4 Mart 2012 Pazar

Van Gogh





Van Gogh Vincent, Hollandalı bir papaz olan Theodorus Van Gogh’un oğluydu. 30 Mart 1853’te Hollanda’nın güneyindeki Zundert adlı bir köyde dünyaya geldi.
Vincent yetişme çağında resimle tanıştı, çünkü amcaları resim ticareti yapıyorlardı. 

Vincent resim yapmaya başlamadan önce kendini birçok işte denedi. Aile işi olan resim ticaretinde çalıştı; dine yönelip İncil vaazları verdi.

On altı yaşındayken resim basımıyla ilgilenen Paris merkezli bir sanat yayımcısı olan Goupil x Chie’nin Lahey şubesine çırak olarak verildi. Yaşamı boyunca ona destek olacak olan kardeşi Theo’da bu firmada çalışmaktaydı. Burada ev sahibinin kızı olan Lugenic Loyer’a aşık oldu ve Lugenic tarafından reddedildi. İşinde de başarısız olduğu için için patronu tarafından kovulur.

İngiltere’deki Ramsgate kasabasında öğretmenlik yapar, okul Londra’ya taşınır.  Bu kez de Richmond Metodist kilisesinde vaaz vermeye başlar. Daha sonra bu isteği de kaybolur. Ve her şeye rağmen yeniden ayağa kalkacağım der ve 1880’de Güzel Sanatlar Akademisi’ne kaydolmak Brüksel’e gider, öğretmeninde iyi bir izlenim bırakamayınca kardeşi Theo’dan parasal destek sözü alıp yeni mesleği olan ressamlıkta kendini geliştirmek için Lahey’e taşınır.




1886 da Theo’yla birlikte Paris’e yerleşir. Theo ona Monet, Renoir ve diğer izlenimcilerin eserlerini gösterir. Gauguin’le iyi dost olurlar.

‘’İzlenimciler adlı bir ekol var sanırım,  ama bunun hakkında fazla bir şey bilmiyorum’’ der. İzlenimcilerin tercih ettiği tarzdan olan (açık havada) resim yapmayı dener. ‘’Gördüklerimin aynısını kopyalamak yerine, kendimi daha etkili bir şekilde ifade edebilmek için renkleri keyfimce kullandım.’’

Vincent genellikle boyayı kalın bir tabaka (impasto) halinde sürer, hatta bazen spatula kullanırdı. Siyah çizgiler görülür.Bu da onu, siyah boyayı paletlerinde yasaklayan gerçek izlenimcilerden  farklı kılar.

Vincent sanat yaşamı boyunca kardeşi Theo’nun parasal desteğine son derece bağımlıydı. Bu destek Vncent’ın ölümüne dek sürecekti.





1888 de Fransa’nın güneyinde bulunan Arles’e taşınır ve bir ressamlar kolonisi kurmayı hayal eder, geceleri kasaba caddelerinde, üzerinde mumlar dizili şapkasıyla resimler yapar. Gece resimleri burada oluşur.

Ayçiçeği resimlerine başlamıştır. Ayçiçekleri onu büyülüyordu, heyecan verici parlak sarı renk, gün ışığı sıcaklık ve dostluğun rengiydi.




Gauguin Arles’e gelip Vincent’e katılır. Bir süre sonra ayrılmaya karar verir. Vincent Gauguin’i usturayla tehdit eder. Kendi kulak memesini kestikten sonra gazeteye sarıp yakındaki genelevde çalışan Rachel isimli kadına verir.


Zaten var olan hastalığının neden olduğu sesli ve görüntülü sanrılar uzun süreli delirme nöbetlerine yol açmıştır, ama bu krizler arasındaki dönemlerde sağlığı yerindedir ve durumunun tam olarak farkındadır. 1889 da St. Remy’deki akıl hastanesine kendi isteğiyle yatar. Açık havada resim yaparken bir kriz daha geçirir ve bilinç kaybının sonucunda hafızasını yitirir.

Tabloları Paris’de ‘’Salon des Independants, Brüksel’deki Les Vingt’de’’ sergilenir. Yaşarken satılan ilk ve tek tablosu olan ‘’Kırmızı Üzüm Bağı’’ 400 franga alıcı bulur.


1890’da Salon des Independants’da 10 adet tablosu sergilenir. Monet, Vincent’ın tablolarını serginin en iyileri olarak değerlendirir.

Doktoru olan Dr.Gachet’nin yakınında olmak için Auvers-sur-Oise’a taşınır. Burada 80 tablo yapar.

Çıktığı bir akşam yürüyüşünde, kendini göğsünden vurur. (27 Temmuz 1890) tedavi edilse de iki gün sonra ölür. (29 Temmuz 1890)

Vincent’ın ölümüyle perişan olan kardeşi Theo, Vincent’tan aylar sonra ölür.iki kardeş Auvers mezarlığında yan yana gömülürler.











28 Şubat 2012 Salı

Paul Cezanne


Paul Cezanne 1839 da Fransa’nın güneyindeki, Aix-en Provence’de dünyaya geldi. Paul’un babası  1848 de Aix’de iki banka kurdu. Paul iki kız kardeşi ile zengin bir aile ortamında büyüdü.

13 yaşındayken Bourbon kolejinde Emile Zola ile tanıştı. Babasının teşvikiyle hukuk eğitimi almak üzere Aix Üniversitesi’ne kaydoldu. Emile Zola’nın da yüreklendirmesiyle hukuk eğitimini bırakarak Paris’e giderek ressamlığı denemeye karar verdi.  Fakat Paris Güzel Sanatlar Akademisi’ne yaptığı başvuru kabul edilmedi. Bu olay nedeniyle hevesi kırılsa da, babasının desteği ile Paris’te yaşamını sürdürmeye başladı. Burada Pissaro ile tanıştı. Pissaro onu Monet, Manet ve Renoir gibi ressamlarla tanıştırdı. Sonrasında Manet, Whistler ve Pissaro gibi ressamlarla karma sergilere katıldı. 1877 de üçüncü izlenimciler sergisine on altı tablosuyla katıldı. Eserleri beğenilmedi ve eleştiri yağmuruna tutuldu.

Monet, Degas, Manet gibi Paris’te yaşayan ressamlar, resim sanatının geleneksel değerlerini silen, yeni resim biçemini izlemekteki kararlılıklarıyla eleştirmenlere meydan okuyorlardı.

Monet’in bolca sürdüğü turuncu boyayla yaptığu su üzerinde doğan güneşin izlenimini, alay konusu yapan eleştirmenler, yaptıkları tanımlarla bu akıma izlenimcilik adını koymuş oldular.

Cezanne, geç izlenimcilerden Van Gogh Gauguin ve Seurat gibi ressamların yanında kendi biçemini geliştirirken, gittikçe artan bir etkiye de sahip oldu.
Cezanne parasal destek açısından zengin ebeveynlerine son derece bağımlıydı. Sevgilisi Hortense Fiquet ile aynı evde yaşamaya başladığından, babasının aylık harçlığını keseceği korkusuyla bu ilişkiyi gizli tuttu. Oğlu Paul’un doğumu aradan sekiz yıl geçtikten sonra, Cezanne’ın ailesi tarafından öğrenildi. Cezanne’ın babası verdiği harçlığı yarı yarıya azalttı ve oğlunu dostlarına muhtaç bir duruma bıraktı. 

Ressam oğluna çok bağlı ve hoşgörülü bir baba oldu. Oğlu büyüdükçe işlerinin düzenlenmesi konusunda ona daha da bağımlı bir hale gelmişti. Oğlu daha sonra Cezanne’ın danışmanı oldu. Onun mali işleri ve ve resimlerinin satışıyla ilgilendi.

Cezanne babası 1886 yılında öldükten sonra büyük bir miras aldı. Böylece istediği yaşam tarzını seçme imkânı buldu. Aix’deki aile evi olan, Jas de Bouff’tan malikânesinin hizmetinde çalışan kişilerden bazılarını da tabloları için model olarak kullandı. Bu işçilere kendisine uzun süre poz vermelerini sağlayacak kadar para ödeyebiliyordu. Cezanne insan resimlerinde de natürmort ve peyzaj resimlerinde olduğu kadar titiz bir şekilde çalışmaktaydı. Bir süre Hortense, Paul ve kız kardeşiyle birlikte Jas de Bouffan’da dışa kapalı bir yaşam sürerek, kendini sadece resim yapmaya verdi. Daha sonra da, Les Lauves yolunda en gözde motifi olan Sainte-Victorie Dağı manzaralarını gören yeni bir atölye kurdu. Cezanne insanlarla temastan kaçınmış, hatta sokaklarda karşılaştığı tanıdıklarından gizlenmek için saklanmaya çalıştığı bile olmuştur.

Resimlerini nasıl yapardı?

Cezanne yüzeydekinin ötesine uzanan bi resim biçeminin peşindeydi. Konusunun temel biçimi renkle şekillenip ortaya koyuluyordu. Diğer İzlenimci ressamlar ışığın yüzeydeki gelip geçici İzlenimlerini yakalayabilmek için çok hızlı çalışırken Cezanne sağlam biçimler oluşturmak için yavaş titizlikle çalışmaktaydı. ‘’İzlenimcilikten Müze resimleri gibi sağlam ve dayanıklı bir şey oluşturmak istediği’’ yönündeki sözleri çok ünlüdür. 

Konuyu renk ve ton olarak ortaya koyan imgeler yaratmaya uğraşmıştı. Bir nesnenin tonunu ortaya koyan rengi belirlemek ve böylece çizgi ya da gölgeye gerek kalmadan, renklerden somut bir şey ortaya çıkarmak istiyordu. Yöntemini şu sözlerle anlatır: ‘’Perspektifi yalnızca renk kullanarak vermeye çalışıyorum… Doğa kendisini çok karmaşık bir biçimde açtığı ve sürekli bir ilerleme zorunluluğu olduğu için çok yavaş yol alıyorum. Kişi modelini doğru bir şekilde görmeli, doğru şekilde hissetmeli.  Bunun da ötesinde kendisini üstün ve sağlam bir şekilde ifade etmelidir.'’

Cezanne’nin ‘’doğayı küre, koni ve silindir biçimlerine göre işleyin’’ sözleri sanatçılarda yankı bulur. Cezanne’ın son suluboya ve yağlıboya resimlerindeki küçük yüzeyleri bir mozağin parçaları gibi birbirine eklemlediği resimleri, Öklid Geometrisinin resimdeki karşılığı olan doğadaki koniler, küreler, silindirlerle ifade edişi, Rönesans perspektifini bozarak, bir resim içinde seçtiği nesneleri farklı açıdan göstermesi onu farklı kılmaktadır. Cezanne’ın bu tavrı kübizmin ortaya çıkmasına neden olur.

Cezanne’ın sanatı bugün 20. Yüzyıl batı resminin gelişimi açısından son derece önemli görülmektedir. Tarihçiler, Cezanne’ın hazırladığı kompozisyonlarda altta yatan yapıyı araştırma biçimini Kübizm ve soyut resme kaynaklık eden modern resmin kuruluşu olarak göstermektedir. Kamuoyunu çok şaşırtan yeni bir resim biçemini sergileyen o küçük grubun içinde olmasına rağmen, kendini asla İzlenimci bir ressam olarak görmemiştir. Cezanne’ın sanatını onu izleyen ressamlar için önemli duruma getiren şey, hepsinin ötesinde kompozisyonun biçimsel öğelerine saplantısı ve İzlenimcilere has bir şekilde ışığın peşinde koşmaktan çok, rengi ton olarak kullanmaya çalışmasıdır. Cezanne’ın yaşamı boyunca ortaya çıkardığı eserlerin tümü, ressamlara ne gördüklerini ve önlerinde duranı nasıl yorumlayıp yansıttıklarını çok detaylı bir biçimde sorgulama imkânı verdi. Eserleri öncelikle ‘’görme’’ sürecinin önemini vurguladı. Sözü edilen bu süreç 20. Yüzyıl sanatında gittikçe daha belirginleşmiş ve birçok eserin değerlendirilme biçimine temel oluşturmuştur.

… ve Cezanne, Picasso tarafından ‘’Benim tek ve biricik ustam Paul Cezanne sanki. Hepimizin babası gibiydi.’’