11 Mayıs 2012 Cuma

Zafer Coşkusu!


Bu fotoğraf karesini tesadüfen gazetede gördüm. İlk bakışta zafer sevinci olarak algıladım. Dikkatle bakınca "pes doğrusu!" dedim ve elimde olmayarak güldüm. Sporcu, adaleli koluyla Aziz Kocaoğlu'nun boğazını adeta bir mengene gibi sıkmış. 
Kocaoğlu kızarmış, morarmış vaziyette yine de kupayı zaferle kaldırıyor.
Kazanmak demek ki böyle bir şey. 
Ben bu reme "Zafer Coşkusu" ismini verdim. 
Resmi kağıt üzerine akrilik boyama tekniği ile çalıştım.

Yeşil yandı


Resimlerimi figüratif anlatımcı ağırlıkla çalışıyorum.
Bu resimde de yine kağıt üzeri akrilik tekniği ile karşıdan karşıya geçen insanları fotoğraflayıp çalıştım.


Ünlü bir albüm kapağında yer alan The Beatles üyelerinin fotoğrafına gönderme olarak, The Simpsons'ın aynı kostümlerle karşıdan karşıya geçerken yapılan resimlerini çalıştığım resimle örtüşüeceğini düşündüm ve kolaj tekniğini uygulayadım.

Beyoğlu'nda gezersin, gözlerini süzersin



Bu resim de yine, kağıt üzerine akrilik tekniği ile çalıştım. Beyoğlu'nda işsizlikten sıkılmış bir simitçiyi fotoğrafladım. 
Marge Simpson ve iki ablası süper model Linda Evangelista'yı koluna takarak İstiklal Caddesinde gezdirmek üzere kolaj tekniğini uyguladım.
Bu resme "Beyoğlu'nda gezersin, gözlerini süzersin" ismini verdim. 


Not: Marge Simpson ve ablalarının bulunduğu resim, Harper's Bazaar'ın sayfalarında yer almıştır. 

3 Mayıs 2012 Perşembe

Çığlık bugün 120 milyon dolara satıldı



Su götürmez bir gerçek ki; Edvard Munch'ın “Çığlık” adlı tablosu dünyada Mona Lisa'dan sonra en bilinen tablo.Ekspreyonizmin en güçlü eserlerinden olarak kabul edilen 'Çığlık'ta ressam, bağıran ve ellerini başına götüren bir figürü resmediyor. Arka planda ise yürüyüş yapanlar ve tekneler yer alıyor.Ayrıca tablonun çerçevesinde, Munch'ın eser için nereden ilham aldığını anlattığı bir şiiri de bulunuyor. Sanatçı deniz kenarında yürürken anksiyete nöbeti geçirdikten sonra bu tabloyu yaptığı belirtiliyor.
Munch 'Çığlık'ı 1895 yılında yaptı. Resmin şu anki sahibi Peter Olsen'in babası Thomas Olsen Munch'ın komşusuydu ve 1937 de ondan satın aldı.
Aslında tablonun dört farklı versiyonu var, diğer üçü Norveç devleti tarafından korumaya altına alınmış durumda. İkisi müzelerde tutuluyordu fakat çalınmışlardı. Ne ki, bulunduklarında oldukça hasar görmüştü.
Bugünlerde ise New York'taki müzayede evlerinde bahar rüzgarı esiyor. Sotheby müzayede evi tarafından, 119,9 milyon dolara satıldı. Açık artırma sadece on iki dakika sürdü. Eser için yedi kişi yarışsa da son dakikalarda açık artırmaya telefonla katılan iki kişi arsında geçti.
Sotheby's açık artırmayla satılan eserin en renkli versiyonu olduğunu söylemiş. 
Eserin satışından elde edilen parayla Edvard Munch adına bir müze, otel ve sanat merkezi için kullanılacak.

2 Mayıs 2012 Çarşamba

Bugün Cezanne'ın İskambil Oyuncuları adlı tablosu 19 milyon dolara satıldı


New York'taki Christie müzayede evinin İzlenimci ve Modern sanatçılara ait eserleri satışa çıkardığı bahar açık artırmasında Fransız ressam Paul Cezanne'ın “İskambil Oyuncuları” adlı suluboya eseri 19.12 milyon dolara satıldı.
Tablo 1930'lı yıllarda Teksaslı koleksiyoncu Heinz F. Eichenwald'ın sahipti. Ne ki koleksiyoncunun 1953 teki ölümünden beri kayıptı.
Ünlü ressamın 1890 ve 1896 yılları arasında 5 ayrı versiyonunu yaptığı 46.7 cm'ye 30.5 cm boyutundaki “İskambil Oyuncuları” hazırlık çalışmasına 15 ile 20 milyon değer biçiliyordu.
31 resim ve heykelin satışa çıkarıldığı müzayedede, Henri Matisse'in 8 ila 12 milyon dolar değer biçilen 1907 tarihli “Şakayıklar” adlı tablosu 19.2 milyon dolara, Picasso'nun 8 ila 12 milyon dolara satılması beklenen 1968 tarihli “İki nü” adlı tablosu 8.8 milyon dolara alıcı buldu.
Christie müzayede evi 100 milyon dolar toplamayı hedeflerken, 117 milyon dolar gelir sağlamış.

29 Nisan 2012 Pazar

Georges Seurat

Işığın rengine dokunan ressam
2 Aralık 1859 – 29 Mart 1891

Seurat'nın empreyonizmi ışığı yalnızca içgüdülerine dayanarak çözümleyerek, kendiliğinden olma özelliğiyle yetinmeyen güçlü bir tarzı vardı. Empresyonizmi ileriye götürmek için rengi nesnenin boyunduruğundan kurtaran bir yöntem uygular. Bir ışık resmi elde etmek için ışık tayfının katışıksız renklerini kullanır. Bilimsel renk kuramları ve ışık çözümlemeleri konusunda yaptığı sistematik araştırmalar ve renklerin kendiliğinden olan karşıtlıklarını incelemesi onu şaşırtıcı bir sonuca götürür. Renkler artık palet üzerinde karıştırılmıyor, tam tersine bu karışım izlyeicinin gözünde oluşuyordu. Bu nedenle ışık tayfını, katışıksız renkleri tuval üstüne yan yana minik noktalar biçiminde konduruyordu. Bu noktalar ancak, resimden yeterince uzakta olan izleyicinin gözünde birbirine kaynıyordu.
Seurat'ın öneminin bir başka boyutu da, ürettikleri ile kendinden sonraki çok sayıda önemli sanatçıyı etkilemesi ve onların çalışmalarına katkıda bulunmasıdır. Rober Delaunay Seurat'nın ilgilendiği renk teorileri ve nokta mekanizması arasında ayrım yaparken çok dikkatli davranmıştır. Söylediğine göre; “Nokta yalnızca, saf ifadenin aracı olan renk kontrastı kuralının önemiyle karşılaştırılamayacak bir teknik araçtır.”
1800'lü yılların sonunda “aşağı sınıftan” işçilerin resimleri, küçük ölçekli janr resimlerinde daha sık görülen bir temadır, ancak Seurat ilk geniş ölçekli resminde Seine Nehri kıyısında güneşlenen sıradan fabrika işçilerini ortalığı ayağa kaldıracak kadar görkemli bir biçimde tuvale aktarmıştır. Asnieres bir sanayi bölgesidir ve resimde de fabrikalar uzaktan görülebilir. Seurat bu resmi yapmadan önce, en az on dört yağlı boya ile yakalanmış bu küçük eğlence anı onu ortaya çıkaran müthiş emeği gizler. Sonuç, adeta taşa kazınmış gibi, zamanda bir ânın sonsuza kadar yakalandığı tam bir durağanlık duygusudur.
Seurat'nın ilk büyük resmi olan 'Bathers at Asnieres'onun resim oluşturma yönteminin ipuçlarını da içeren bir gerçekleştirilme süreci sergiler. Tümüyle bu resim ile ilişkilendirilebilecek on dört ahşap üzerine yağlıboya ve on adet desenin varlığı biliniyor. Sanatçının bu ön çalışmaları ile konu seçtiği yeri, insanlar olmadan ıssızken resmettiği gibi, özellikle haftasonları pazar günü kalabalığının içersinden ilgisini çeken tüm tipleri ve faaliyetleri çizdiğini bu eskizlerden biliyoruz. Bu ön çalışmaların ortaya çıkardığı bir gerçek de Seurat'nın üstün bir desen becerisine sahip olmadığını ortya koymalarıdır. Bunda ressamın bazı hızlı eskizlerini sırf konusunun renk armonilerini belirlemek için yapmasının veya daha çok insan, hayvan gibi figürlerin konturlarına ve kompozisyon içersindeki konumlarını araştırmaya fazla önem vermesinin de rolü olduğu söylenebilir. Seurat kafasındaki belirsizlikleri gidermek için konu olarak seçtiği yerde etütlerini yaparak projesini adım adım netleştirir.
Zamanın renk kuramlarından etkilenen Seurat özellikle “pointilism” adı verilen teknikle anılmıştır. Bu teknikle saf renklerden oluşan küçük noktalar özenle ve sistemli bir biçimde tüm tuvale uygulanır, böylece renkler izleyicinin bakışıyla iç içe geçerek bütünlük kazanır. Ressam bu tekniği “Bathers at Asnieres'de önde yıkanan kişinin kırmızı şapkasında görüleceği üzere tuvalin çeşitli bölgelerinde kullanır. Teknik daha sonra Signac ve Pisarro tarafından da benimsenmiş, aralarında Van Gogh'un da bulunduğu pek çok ressamı etkilemiştir.
Sanat hayatı boyuncqa noktalama tekniğinnin öncüsü olarak anılan Seurat, noktaların beynimizde birleşip bütünlük oluşturacağını savundu. Seurat'ın noktacı tekniğine özgü nokta benekleri ve karşıt değerlerin dengeli kullanımı, rengi optik olarak elde ederek daha canlı bir görünüm elde etmesini sağlamıştır. 1891 Bağımsızlar Salonu'nun açılışından sonra Seurat, 32 yaşındayken iltihaplı anjinden yaşamını yitirdi. Anlaşmazlıklar sonucu uzaklaştığı yeni izlenimciler grubu sanatçının ölümünden büyük üzüntü duydu.  








22 Nisan 2012 Pazar

AMEDO MODIGLIANI



1884 yılında, Seferad yahudilerinden olan Flaminio ve Eugennia'nın dördüncü ve son çocuğu olarak LIVOURNE'de doğar.
Yaşamı ilk gençlik yıllarında akciğer enfeksiyonu ile başlar. Ancak bu onun sanat eğitimi almasına engel olmaz.
1902 yılında Floransa'daki Serbest Nü okuluna kaydolur. 1903 de Şili'li ressam Manuel Ortiz de Zarate ile arkadaş olduğu Venedik'teki Güzel Sanatlar Enstitüsü'nde çalışmalarına devam eder. Arkadaşı Ortiz Paris ateşini harekete geçirir. (Loutrec, Gouguin, Van Gough ve Cezanne'dan kendisine bahsetmiş olan arkadaşı) Ortiz'dir. Yaşamının olumsuzluklarına karşın kendisini geliştirir. İtalya'da yavaş yavaş tanınmaya başlamış, az çok para da kazanmıştır resimden.
1906 yılında Paris'e taşınır ve yaşamının en önemli devri de böylece başlar. Picasso ve arkadaşları Max Jacob, Maurice de Viaminc, Kees Van Dogen gibi sanatçı ve yazarların bulunduğu entelektüel çevre içine girer. Van Gaugh, Gougin, Toulase, Lautrec, Cezanne, Matisse, Picasso gibi ustalardan büyük ölçüde etkilendiği, benzer işler ürettiği bu döneminden sonra 1917'lerde kendine özgü derin konturlarla, canlı renkler ve kuvvetli ışıkla karakterize ettiği, sentezlediği olgun stilini bulur.
Paris'e yerleştiği yıllarda başladığı nü tabloları onun sanatında büyük önem taşımakta ve kendisine has tarzını anlamamız için büyük ipuçları vermektedir.
Modiglani bu dönemlerde, içinde bulunduğu fakirlik ve hastalıklara rağmen kendisini geliştirmekten geri kalmamış portrelerinin yanı sıra kabilelere ait sanatı da araştırmış, Afrika sanatı konusundaki bilgisi bir heykeltraş olarak gelişiminde can alıcı olmuştur.
Sanatçı yaşamının en büyük aşkı, kendisi gibi ressam olan Jeanne He'buterne ile yine bu dönemde bir resim atölyesinde tanışır. Büyük aşkalrından aynı isimde bir de kızları olur. Alman istilası tehlikesi karşısında Nice'e taşınırlar.

1919 yazında eleştirmenlerce övülen ve işleri en çok sergilenen sanatçı olur.
Aynı tarihlerde modiglianı aşırı kan kayıpları ile sonuçlanan öksürük ataklarından ızdırap çekmeye başlamıştır. Hastalanır. Bir kaç haftayı yatakta geçirir. 24 Ocak'ta 36 yaşında hayata veda eder. Büyük aşkı Jeanne iki gün sonra iki küçük kızını ardında bırakarak beşinci kattaki apartman dairesinden atlayarak intihar eder. Jeanne o sırada hamiledir.






3 Nisan 2012 Salı

Picasso (1881 - 1973)


Picasso 25 Ekim 1881 de Güney İspanya kıyılarında bir Endülüs kenti olan Malaga’da dünyaya geldi. Vaftiz edildiğinde kendisine verilen adı on dört isimden oluşuyordu. Süreç içinde babasının soyadı  Dona Jose Ruiz yerine annesinin soyadı olan Picasso’yu kullanmıştır.
Babası yerel bir resim okulunda öğretmenlik yapıyordu. Done Jose oğluna, 7 yaşından itibaren resim dersleri vermeye başlamıştı. Picasso 13 yaşındayken babasının başladığı bir eskizi tamamlamıştı. Don Jose oğlunun yaptığını görünce, paletiyle fırçalarını ona verdi ve bir daha resim yapmamaya yemin etti. 13 yaşında güzel sanatlar akademisi’ne başladı. 14 yaşındayken ‘’çıplak ayaklı kız’’ tablosunu yaptı.

Picasso önce Madrid, sonra da Barcelona akademilerine devam etmişti, ama buradaki öğretmenlerin ona verebilecekleri hiçbir şey yoktu. Bununla birlikte Barcelona, Picasso’ya Paris’in bohem yaşamını örnek alan ressamlar arasından bazı dostlar edinme fırsatını vermişti. Picasso kendisini özgür hissetmeye başlamıştı. Londra ve Paris’teki yeni resim akımlarını görmek istiyordu. 1900’de Londra’ya gitmek üzere yola çıktı, ama önce Paris’e uğradı.
Paris’e ilk gelişinde yeni ve farklı resim yaklaşımlarının peşinde koşan bir kentle karşılaşmıştı. İzlenimcilik iyi tanınmaktaydı; en önde gelen temsilci olan Claude Monet uluslar arası bir üne sahipti. İçinden çıkan noktacılar gibi gruplar, izlenimciliğe meydan okuyor, Degas ve Renoir kendi bireysel yollarında ilerliyorlardı. Gauguin ve Van Gogh gibi yalnız adamlar aşırı bireysel biçemler geliştirmişlerdi. Picasso başlangıçta bu yan etkileri yaşadı. Ancak hemen sonra kendi resim biçemini geliştirdi. Kısa zamanda onu izleyenler bir grup oluşturdu. Bu grup, ‘’La Bande Picasso’’ (Picasso Grubu) olarak tanındı. 1905 yılına gelindiğinde Henri Matisse’in öncülüğünde fovizm (bu biçemin başlıca amacı, rengi ifade aracı olarak kullanmaktı.) adlı yeni bir resim biçemi gelişmişti. Matiise, ve arkadaşı ressam Paul Cezaanne yüzyılın başında resim sanatının yönünü büyük ölçüde etkilemişlerdir. Ama resme, gerçeküstücülük, dışavurumculuk, fütürizm, kübizm ve daha birçok ‘’izmler’’le yan yana çalışırken, kendine has biçemini ve bireyselliğini hep sürdürmüş olan Picasso kadar büyük katkısı olan yoktur.
Picasso kırklı yaşların ortalarındayken tam anlamıyla bir başarıya ulaşmıştı. Paris’in yoksul semtlerinde geçirdiği parasız ve bohem günlerden sonra Akdeniz sahilinde bir villaya, özel şoförlü limuzinlere sahip olmasını sağlayan zenginliğe ve refaha kavuşmuştu. Ancak bütün bunlarla beraber mutsuz bir evliliği vardı. Picasso, 11927’de Paris caddelerinde 17 yaşındaki bir kızla tanışmıştı. Marie-Therese Walter adındaki bu kızla aralarında kısa sürede bir aşk ilişkisi başladı. Picasso halihazırda evli olduğu için ilişkilerini gizlice yürütüyorlardı. Olga bu dönemde kocasının yaptığı tablolara dikkatlice baksa bu ilişkinin varlığını anlayabilirdi, ama onun tablolara karşı ilgisi yoktu. Marie-Threse sonunda (1935’te) Picasso’dan Marie-Concepcion adını verdikleri br çocuk sahibi oldu. Çocuğa kısaca Maya diyorlardı. 

Picasso’nun yeni doğan kızı kırk yıl önce İspanya’da yaşama veda etmiş olan kız kardeşinin adını taşıyordu.
Picasso’nun resimlerine 1901’den 1904’e kadar mavi renk hâkim olmuş, bu dönem ‘’Mavi Dönem’’ olarak tanınmıştır. Eserlerine bir tek rengin hâkim olmasının nedenleri yalnızca tahmin edilmekle birlikte, arkadaşı Carlos Casagemas’ın ölümünün Picasso’yu derinden etkilediği ve bunun da resimlerine yansıdığı kesindir. 



Casamegas, 1900’de Picasso’yla beraber Paris’e giden bir ressam arkadaşıydı. Montmartre’da birlikte oturmuşlardı, ama Picasso Noel için İspanya’ya döndüğünde Casamegas yeni bulduğu sevgilisi Germaine’le kalmıştı. Bu aşk macerası kısa süreli ve hüzünlü olmuş, sonunda Casamegas ertesi yılın şubat ayında Paris’teki bir şarap dükkânının arka odasında kendi kafasına bir kurşu sıkmıştı. Picasso yaşamının sonraki yıllarındaşöyle demiştir: ‘’Beni tablolarımda mavi rengi kullanmaya iten Casamegas’ı düşünmemdi.’’
Picasso 1906’dan itibaren doğru çevrelerde dikkat çekmeye başladı. Parisli sanat eleştirmenleri artık heyecan verici eserleri Matisse’le rekabet etmekte olan bu 25 yaşındaki ressamı önemsiyorlardı. Picasso ve Fernande, o yılki yaz mevsiminde Paris’ten ayrılarak Pireneler’de bulunan Gosol adlı küçük bir köye gittiler. Eşyaları, ulaşımın çok güç olduğu bu köye katır sırtında taşındı. Gosol’da yapmaya başladığı resimler ‘’Pembe Dönem’’in çekici kompozisyonlarını bıraktığını ve yeni bir biçemi denemekte olduğunu gösteriyordu. Yazın sonuna doğru ortaya çıkan bir tifo salgını, Picasso ve Fernande’ın Gosol’dan ayrılmasına neden oldu. Picasso bu uzak dağ köyünde ürettiği tabloları, eskizleri ve fikirleri Paris’e dönüşünde yanında götürdü. 1907 ilkbahar ve yaz ayları boyunca Batı resmine nerdeyse 500 yıldır hâkim olan sanatsal geleneği yıkacağı düşündüğü bir tablo üzerinde çalıştı. Bu tabloya önce Le Bordel (Genelev) adı verildi, ama tablo daha sonra Les Demoiselles d’Avignon (Avignon’lu Genç Kızlar) adıyla tanındı.

Picasso Avignon’lu Genç Kızlar tablosunu yaptıktan sonra tuvali duvara bakacak şekilde çevirmiştir. Bu resim pek hoş karşılanmamıştı ve kayıtsızlıkla karşılanacağı birkaç yıl sonrasına kadar da tam olarak halka sergilenmeyecekti. Picasso tablosunun öneminin farkındaydı. Tabloyu önemli bulan bir başka ressam da onu açıkça övmemiş olan, ama çok etkilenen Georges Braque’tı. Braque her şeyi geometrik biçimlere dönüştürerek manzara resimlerini bir adım ileri götürmüş olan Cezanne’ın sadık izleyicilerindendi. Braque’ın 1907 sonbaharında Salon’a teslim ettiği altı tablosu, jüride bulunan Matisse tarafından değerlendirilmişti. Matisse, Braque’ın her şeyi petits cubes (küçük küpler) haline getirdiği yolunda bir yorum yapmıştı. Eleştirmen Louis Vauxcelles, bu ressamları ‘’kübist’’ olarak tanımladıktan sonra, bu isim kabul gördü. Avignon’lu Genç Kızlar’dan sonraPicasso’nun eserlerinde belirgin bir kübist biçem görülmeye başlandı.
Kübizmle birlikte resme yeni bir yaklaşım gelmişti. Hem Picasso hem de Braque nesnelerin resimlenme biçimini sınırlarına kadar zorlamaktaydı. 





Bu yeni resim biçemi geniş toplum kesimleri tarafından hemen anlaşılamıyordu. Artık, şimdiye kadar ressamların düz resim yüzeyinde yaratmış oldukları,  gerçeğin ‘’göz yanılsamasını’’ paylaşamıyorlardı. Çünkü bu ressamlar, göz yanılsamasını yok edip onun yerine gerçeğe kendi kişisel bakışlarını koymuşlardı. Picasso ve Braque ‘ın ‘’kişisel’’ görüşleri artık var olan resim geleneklerine dayanamıyordu. Bu iki ressam birbirlerini hem ileri hem de yukarı doğru kışkırtıyorlardı. Braque daha sonra bu konuda şöyle demişti: ‘’Sanki aynı iple bir dağa tırmanan dağcılar gibiydik.’’ 1912’de resim yapmalarına yardımcı olması için nesnelerin kartondan modellerini yapmaya başladılar. Picasso birdenbire tamamen yeni bir yaklaşımla kübist heykeller yapmakta olduğunu fark etti. Taş oyma ya da kile şekil vererek çalışma yerine, çeşitli metal levhalar kullanarak heykel yapıyordu.
Picasso kendisini desteklemeye hazır insanları nispeten erken yaşta bulabildiği için şanslıydı. Paris’e ilk gidişinde bir sanat galericisi olan Ambroise Vollard, Picasso’nun eserlerine ilgi göstermiş ve tablolarını galerisinde sergilemişti. 101’deki bu sergi Picasso’nun ilk gerçek sergisiydi. Vollard, Picasso’nun sanatının başlangıç dönemimde onun eserlerinin temsilciliğini yaparken ikisi arasında sıkı bir dostluk oluşmuştu. O devirde sanat galericilerinin etkisi büyüktü ve resim dünyasını onlar şekillendiriyordu.  Bir başka genç sanat galericisi olan Daniel Kahnweiler ise zengin babasından aldığı bir miktar parayla kısa süre önce bu işe başlamıştı. Kahnweiler, Picasso’nun Avignon’lu Genç Kızlar  adlı tablosundan haberdardı ve onu almaya çalıştı, ama Picasso yalnızca hazırlık çalışmalarını satıyordu. Sanat galericileri arasındaki rekabet Picasso’ya başarı getirdi. Paris’teki ilk günlerinin sıkıntısı bir tarafa bırakılırsa, Picasso eserlerini çabucak satarak geçimini sağlayacak hale gelmişti. Bir ressamın, özellikle de genç bir adamın geçimini kendi başına sağlaması o dönemler için olağandışıydı. Resim sanatının tarihi boyunca ressamlar çoğunlukla sanatlarını destekleyecek kimseler bularak iki yakalarını bir araya getirmeye çalışmışlardı. Picassso’nun olağanüstü dehası hemen fark edilmiş ve kendisiyle kalabalık ailesine, geçen yıllarla birlikte kayda değer bir servet oluşturacak kadar büyük bir gelir sağlamıştır.
Picasso’nun 20. Yüzyılın en önemli ressamı olup olmadığı tartışılabilir. Çok fazla sayıda yağlıboya resim, çizim, baskı ve ve heykel üretmiştir. Dünyadaki modern resim müzelerinin çoğunda eserlerinden örnekler bulunmaktadır. Bugün sanat tarihçileri Picasso’nun adını Giotto ve Michelangelo’yla birlikte anarlar, çünkü onlarınkiler gibi Picasso’nun eserleri de Batı resmine yeni bir yön vermiştir. Kendisini izleyenlere soyut resmi gelitirme imkânı sağlayarak, ressamları ‘’gerçekçi resmin baskısından’’ kurtardığı söylenir. 20. Yüzyıl soyut resimle hatırlanacaktır ve soyut soyut resmin yapılmasını mümkün kılan kişi Picasso’dur. Picasso’nun eserleri pek çok farklı biçemi içerir. Ressam arkadaşı Braque ile gerçeküstücülüğün ve tabii ki soyut resmin gelişimine yardımcı olmuştur. Picasso kendini yaşamının ileri dönemlerinde, sanatları Picasso ustayla asla karıştırılamayacak yeni kuşak ressamlardan çok, Velazquez ve Manet gibi ressamların uzun süre kalıcı olan geleneklerinin bir parçası olarak görmüştür.










25 Mart 2012 Pazar

Manet


Edouard Manet 23 Ocak 1832’de üniversite eğitimi ve toprak sahibi, varlıklı bir orta sınıf ailenin çocuğu olarak dünyaya geldi. Babası Auguste Manet, meslek olarak kendi babasının izinden giderek yargıç olmuş, ilk çocuğu Edouard’ın da onunla aynı yoldan gitmesini beklemişti. Manet ailesi, tam bir saygınlık simgesi, örnek bir Parisli aileydi. Manet’in annesi Eugenie Desiree, İsveç prensinin vaftiz kızıydı. Muhtemelen çok fazla toplumsal itibarla birlikte, büyük miktarda çeyiz getirmişti. Aile, Seine nehri yakınlarındaki Bonaparte sokağı, 5 numarada, dört katlı muhteşem bir binada oturuyordu. Manet, altı yaşındayken Rahip Poiloup’un okuluna, on iki yaşına gelince de Rollin Koleji’ne gitti.
Babası, Edouard’ın hukuk alanında çalışmasını istiyordu. Ama oğlunun ilgi alanı hukuk değil, resimdi. Edouard da bunun yerine, Denizcilik Akademisi’ne başvurdu, ama giriş sınavını kazanamadı. Sonra Deniz Ticaret Filosu’na katıldı ve 1848’de Le Havre et Guadeloupe eğitim gemisiyle Brezilya’ya gitmek üzere yelken açtı.Manet, evine gönderdiği mektuplarda bu yolculuktan detaylı bir şekilde söz etmişti. Rio de Janeiro’da gördüklerinden çok etkilendi. ‘’Bu ülkede bütün zenciler köle, hepsi de ayaklar altında çiğnenmiş gibi görünüyor. Beyazların zenciler üzerinde olağanüstü bir gücü var. Bir köle pazarı gördüm; bizim gibi insanlar için oldukça iğrenç bir manzara.’’
Genç Manet 1849’da Fransa’ya döndüğünde, ressam olmaya kararlıydı. Babası anlayış göstererek Manet’in ressam Thomas Couture’ün Paris’teki stüdyosuna kayıt olmasına izin verdi. Paris gece hayatı, beyaz eldivenleri, silindir şapkası ve bastonu ile caddelerde dolaşan, o zamanlar moda olan kafelerde buluşup bohem bir hayat süren ressam, yazar ve bestecilerin arasına olgun, zarif ve şık biri Yani, hayatını kazanmak yerine, isteklerini gerçekleştirme özgürlüğünü sağlayacak şahsi geliri olan biriydi.
Monet, Paris’teki resim çevrelerine kendini tanıtan Manet’ten etkilenmişti. 1869’da Manet’nin kendisini, her akşam stüdyoyu terk ettikten sonra arkadaşlarıyla Batignolles semtinde buluştukları bir kafeye davet edişini anlatırdı. Monet, birkaç yıl sonra, Manet’yi stüdyoda çalışmak yerine en plein air yöntemiyle resim yapmaya ikna etmişti.
Manet’in gözde modeli Victorine Meurent’dı. Victorine, Paris kökenli fakir bir aileden geliyordu. Manet gibi kişilerle bir araya gelme konusunda, bir ressamın modelliği ya da belki fahişelik dışında hiçbir büyük fırsatı olmamıştı. 1860’lardaki yaşam gerçeğine bakılırsa, Manet gibi erkekler, Victorine gibi kadınlarla herhangi bir toplumsal ortamda bir araya gelmezlerdi bu kadının Manet’nin öğretmeni Thomas Couture’ün (Manet onun stüdyosundan ayrıldıktan sonra) ve diğer ressamların modeli olarak çalıştığını biliyoruz. Manet, onunla 1862’de kız on sekiz yaşındayken tanışmıştı. Tanışmaları, Manet’nin arkadaşı Theodore Duret tarafından şöyle tanımlanmıştı: ‘’bir kalabalıkta tesadüf eseri karşılaştılar… onun özgün ve belirgin görünüşünden çok etkilenmişti.’’ Victorine de ressamdı ve 1876’da bir otoportresi Salon’da sergilenmişti. Gariptir ki, Salon aynı yıl Manet’nin çalışmasını reddetmişti.
Manet’nin iyi dostu ve okul arkadışı Antonin Proust, onun Çayırda Öğle Yemeği adını alacak tabloyu yapmaya karar verdiği ânı anlatmıştı. 


Proust’a göre, Paris’te Argenteuil mahallesinin Seine kıyılarında otururken, nehirde yüzen birkaç kişi Manet’nin dikkatini çekti. Bunun üzerine Manet, Proust’a şöyle dedi: ‘’Nü resim yapmam gerektiğini söylüyorlar. Tamam, yapacağım. Onlara bir nü yapacağım. Eskiden okul günlerimizde Giorgione’nin müzisyenlerle olan kadınlarını kopya etmiştim. Koyu bir resim. Arka plan pek belli değil. Bu resmi, tıpkı orada gördüğüm insanları da içine alarak etrafın berraklığı içersinde yeniden yapacağım.’’ Manet’nin resmi, Tiziano (Manet, Giorgione’den çok Tiziano’ya benzeyen bir resim çizgisi içindeydi) gibi ünlü İtalyan ressamların ilk çalışmalarına benzer noktalar içeriyordu. Yalnızca bilgisini değil, aynı zamanda geleneğin de modern ‘’gerçekçi’’ resme ulaşabileceğini göstermek için, tablolarına resim sanatının ilk dönemlerinden de bir şeyler katmak istemişti.
Çayırda Öğle Yemeği, 1863 yılında resmi Salon’a karşıt seçenek olarak kurulan Salon des Refuses’de (Reddedilenler Salonu) sergilendi ve çok büyük bir yankı uyandırdı. Erkekler giyinikken kadın neden çıplaktı? Açıkça görülüyor ki, gerçek bir olayı yansıtan bu modern tablo, Parisli giysileri içinde, çimenler üzerinde öğle yemeklerini yiyen erkekleri gösteriyor. (Çayırda Öğle Yemeği) Böyle bir sahne klasik geleneğin saygınlığı ile maskelenmiş olsaydı kabul görebilirdi (yani modern giysiler olmasaydı!), ama Manet, modern dünya içindeki gerçek kişileri resimleyerek geleneği altüst etmişti. Eleştirmen Ernest Chesneau, Manet’yi burjuvaları şaşırtıp ün kazanmaya çalışmakla suçlayarak bu tabloyu aşağılamıştı. Manet, erkekleri de eski ustaların resimlerinde görüldüğü şekliyle, kadın gibi çizmesi gerektiğini söyleyerek karşılık vermişti. Bununla beraber, Manet bu tablosu sayesinde büyük bir üz kazandı. Manet’nin Çayırda Öğle Yemeği tablosunun gücü, izleyen uyarlamalarda da kaybolmamıştı. Manet’nin zamanında çok fazla ağır eleştiriyle karşılaşan bu kompozisyon, günümüzde böyle duygular uyandırmakla beraber birçok değişik amaç için kullanılmıştır. Son uyarlamaları bile itibarsızlığı çağrıştırdığı halde, pop grubu Bow Wow Wow’un Go Wild in the Country (1981) albümünün kapağında kullanılmıştı.
Manet, Dounai sokağında bulunan stüdyosundaki kontrollü ortamda, tabloları için notlar alarak ve çizimler yaparak, stüdyo temelli ressamların geleneksel yöntemleriyle çalışmaya başladı. Manet’nin özgün biçemi, gözdesi olan İspanyol ressamları ve Delacroix ile Ingres gibi büyük Fransız ustaların etkileri altında şekildendi. İşlediği konular sanki bir tiyatro sahnesinde ışık veriliyormuş gibi, düz bir planın üstünde, giderek daha bir hale gelmeye başlardı. Manet, birçok kimse kendisini izlenimcilerin kralı olarak adlandırdığı ve resim tarihçileri ana izlenimciğin ‘’babası’’ dediği halde, asla izlenimci grubun bir parçası olmadı. Manet’nin izlenimcilerle daha da uzaklara götürülen tutkusu, sadece gördüğünü, gözleri önündekini resmetmekti.
Manet’nin tablolarının en ünlülerinden biri de Folies-Bergere’de Bir Bar’dır. 1881 yılında tabloya başladığında, sağlık durumu pek iyi gitmiyordu. Bu tablo Salon’a sergilenmek üzere verilen son çalışmasıydı. Folies-Bergere, 1881 yılında büyük seyirci kitlelerini çeken (Richer sokağı, 32 numarada eğlenceler hâlâ her gece devam etmektedir) bir eğlence merkeziydi. Bu yer, balkonlu büyük bir salon ve barları olan geniş bir alan halinde iki bölümdü. Müşterileri arasında yalnızca sahnedeki olaylarla ilgilenenler değil, sokak kadınları ve geçici ilişkile peşinde koşan, her sınıftan erkek de vardı. Manet, bu tür barlara gider ve stüdyosundaki tablolara temel oluşturan taslakları çizerdi. 


Tablodaki, ismi Suzon olan bayan garson gerçekten Folies-Bergere’de çalışmış ve Manet’nin stüdyosunda bir masanın arkasında poz vermişti.
Manet, 30 Nisan 1883 tarihinde, 51 yaşındayken öldü. Bir süredir, frenginin son dönemlerinde bulunuyordu ve sürekli acı içindeydi. Kangrenli sol bacağı ölümünden 11 gün önce kesilmişti. Claude Monet, Antonin Proust, Emile Zola, Edgar Degas ve Jacgues_Emile Blanche bu önemli dostlarının cenaze törenine katıldılar. Blanche’ın Manet için söylediği şu sözler çok önemlidir: ‘’O sandığımızdan da büyük bir insandı.’’ Bu söz, 19. Yüzyıl resim sanatına derin etkileri olan bir ressama uygun bir mezar taşı yazısıdır. İzlenimciler, stüdyo ile sınırlanmış olan geleneksel resim kalıplarını ortadan kaldırmak isteyen bir akımın temsilcileri olarak gelir aklımıza.Ama bunu ilk başaran Manet’ydi. O,eski okullarla yenileri arasında bir köprü olmuştu. Manet’nin gördüğü her şeyin, yani modern dünya gerçeğinin resmini yapma tutkusu, takipçileri için çığır açmıştı.




11 Mart 2012 Pazar

Gauguin



Eugene Henri Paul Gauguin 7 Haziran 1848’de Paris’te dünyaya geldi. Babası National adlı liberal bir gazetenin editörüydü.


Yaşamının ilk yılları Peru’da geçti. Altı yaşandayken Fransa’ya gönderildi ve Orleans’daki bir yatılı okula başladı. Okuldan ayrılacak yaşa gelir gelmez deniz ticaret filosuna katıldı. (1865)


Seyahatlerinden dönünce 1872’de borsa komisyonculuğuna başladı. Hobi olarak resim yapmaya başladı. Camile Pissaro, Van Gogh gibi ressamlar üzerinde etki bırakmıştı. 1880’lerin başında düzenli olarak izlenimci sergilerine katılmakta ve tablolarını toplamaktaydı.


Pissaro, Gauguin’in hem dostu hem de resim konusunda akıl hocası olmuştu.
1880’de yaptığı Nü çalışma, ilk olarak 1881’deki altıncı izlenimciler sergisi’nde yer almıştır. İyi bir tepki görünce Gauguin işinden ayrılıp tüm zamanını resime ayırmayı düşünmüştü.


1887’de ressam dostu Charles Laval ile birlikte Panama’ya gitmeye karar verdi. Resimlerinden para kazanamıyordu ve parasızlıktan ne yapacağını şaşırmış haldeyken Paris hakkında fakir bir adam için vahşi bir ormandan farksız diyordu.
Gauguin’in Panama Kanalı İnşaat Şirketi’ndeki işi çok uzun sürmedi. On beş gün sonra işten çıkarıldı ve arkadaşlarıyla beraber Martinik Adası’sına gittiler. Burada dizanteriye yakalandı.


Gauguin 1888 de Bretagne’a döndü. Ama Martinik hiç aklından çıkmadı. Varlıkları yeni bir bakışla gören bir biçemde yeni resim ve kompozisyon tekniklerini denedi. Tropik yörelerde edindiği deneyimlerin sonucunda ortaya çıkan Bröton resimleri, onun izlenimci biçemle arasında bulunan son biçemsel bağları da koparmıştı. Artık eserleri saf renk alanları içermiyor, ton farklılıklarına rastlanmıyor ve renkler neredeyse oldukları gibi tuvale aktarılıyordu. Figür ve nesnelerin sahip olduğu şekillerin siyah çizgilerle belirlendiği bu biçem, vitray çalışmalarını ve Japon grafik sanatını andırmaktaydı. Gauguin, geleneksel renk değişimi ve perspektif renklerini tam anlamıyla terk etmişti. Artık dünyayı izlenimci bakışla görmek yerine kendi iç bakış açısını ortaya koymanın peşindeydi. Resimlerinde ele almaya çalıştığı hayali ve simgesel konuların anlamları, izleyicinin bir bakışta anlayabileceği türden değildi.


Gauguin, 1889’da yaşayıp çalışmak için daha sade ve ucuz bir yer bulma umuduyla Fransa’dan ayrılıp tropik ülkelere gitmeye karar verdi. Ressamlarla dolup taşan ve ‘’Paris’ten gelen alaycı sözleri’’ hâlâ işitebildiği Bretagne’dan memnun değildi. Daha önceden Martinik’e yaptığı seyahat cesaret kırmamıştı ve çocukluğunun o egzotik, mutlu ve güvenli yerini bulabileceğine hâlâ inanıyordu. Nisan 1889’da şöyle yazmıştı. ‘’Madagaskar’a gitmeye karar verdim… Bayan Redon istenirse 5.000 frankla orada 30 yıl yaşanabileceğini söylüyor.’’ Bununla beraber Madagaskar ve gitmeyi düşündüğü diğer yerlerden Tonkin (şimdiki adıyla Vietnam) gibi yörelerdeki yaşam maliyetleri hakkında çelişkili öğütler almaktaydı. Gauguin sonunda Tahiti’ye gitmeye karar verdi, çünkü Madagaskar ‘’uygar dünyanın çok yakınındaydı.’’ Gauguin, yolculuk için para toplamak amacıyla 30 tablosunu açık artırmaya çıkardı ve biri dışında hepsi satıldı. Satıştan elde edilen toplam gelir 7.350 franktı. Karısına ve ailesine veda etmek için Kopenhag’a gidip, oradan da Marsilya’ya geçti. 1 Nisan 1891’de Oceanien adlı gemiye binerek Tahiti’ye doğru yola çıktı.


Tahiti’nin başkenti Papeete’deki çevresi Gauguin’i hayal kırıklığına uğratmıştı. Bu işlek kentte yaşayan Tahitililerle aynı sayıda Avrupalı ve Çinli işadamları vardı. Gauguin’in bütün derdi geleneksel Tahiti yaşam biçimini, geleneklerini, kültürünü ve dinini konu alan resimler yapmaktı. Papeete’de buna pek fırsat bulamadı ve sonunda 50 kilometre uzaktaki Mataeia’ya taşındı. Ama gerçek Tahiti ortamını burada da bulamadı. Hayal kırıklığının nedeni yalnızca Avrupa kültürünün yerli halkın yaşam biçimini kökünden değiştirmesi değil, Gauguin’in de dünyada batı etkisinin ulaşmadığı bir köşe bulma düşüncesiyle kendini kandırmış olmasıydı. Çocukluğunun tropik cennetini yeniden yaratma sevdasıyla resimlerinin yok olmakta olan bir kültürü ilk elden yansıttığını ileri sürüyordu. Aslında Gauguin’in resimleri, Tahiti’de yaşayan bir koloni üyesi tarafından kendisine verilen Tahiti gelenekleri konulu bir kitaptan son derece etkilenmişti. Bununla birlikte, bu resimler batı dünyasının gözünde hâlâ gerçek Tahiti yaşamını yansıtır görünmektedir. Bunda güzel kadınları ve ağaçlardan yerlere dökülen meyveleriyle, bozulmamış Tahiti adalarını anlatan kalıplaşmış Hollywood filmlerinin de büyük bir katkısı vardır.


Gauguin imgelerini yaratmak için çok farklı malzeme ve biçemlerini denemişti. Ressamlık yaşamının başlangıcında Pissaro’nun tercihlerinden etkilenmiş olmasına rağmen düzenli bir resim eğitimi almadı.Yağlıboya resim kadar tahta oymacılığı ve kilden figürler yapma deneyimlerinden de zevk alıyordu. Tahiti’deyken tahta oymacılığına sevdalanmıştı. Bazen de suluboya ve pek geleneksel bir resim biçemi sayılmayan tahta kalıplardan baskı denemeleri oluyordu.


Gauguin anavatanı Fransa’daki maddi kaygıların söz konusu olmadığı ‘’ilkel bir saltanat’’ olarak gördüğü Tahiti’deki yaşam tarzının çekiciliğine kapılmıştı. Sade bir yaşam sürmeyi, para kazanmak için başka bir iş yapmak zorunda kalmadan yalnızca resim hesaplarından uzak kalmayı umut etmişti. Bununla beraber 1895’de Tahiti’ye son kez döndüğünde yalnız ve hastaydı. Bu toplumda bir yabancı olduğu gerçeğini değiştirmesi mümkün olmamıştı. Davranışları bazen diğerlerinden daha iyi olmayan bir başka Fransız sömürgecisi olarak kalmıştı. Aralarından metresler edindiği genç Tahitili kadınlara davranışlarında, kişiliğinin en kötü özelliklerini sergilemişti. Gauguin frengi olduğunu öğrendikten sonra bile bu kadınlara olan ilgisini sürdürmüştür. Seçtiği sevgililer, Avrupa toplumunda kabul edilecek yaşın çok altındaydı. Bu metresler birtakım resimlere modellik de etmişlerdi. Çoğu kez adları bilinmeden modellik ederken, bazen de portrelerine gerçek adları verilmişti. Gauguin’in kendi vatanında kabul edilmeyen bohem yaşam biçimi, yerli toplumu öfkelendirdiği zamanlarda Tahiti’de de sorun haline gelmişti.


Gauguin 1895’de Tahiti’ye döndü. Papeete’nin hemen güneyindeki Punaania’da bir ev inşa etti ve orada yeni metresi Pahura ile yaşadı, işler hızla kötüye gitti ve sağlığı ile bütçesi iflas etti. 1896’da vahine’si (metresi) bir kız çocuk dünyaya getirdi, ama bebek kısa süre sonra öldü. Nisan 1897’de karısı Mette’den gelen mektuptan kızları Aline’in zatürreeden öldüğünü öğrendi. Aline’in ölüm haberiyle büyük bir bunalıma düştü ve arsenik alarak intihara kalkıştı. Ölmedi ve iyileşip iki çocuk sahibi daha oldu, ama altı yıl sonra frengiden öldü.