14 Ekim 2013 Pazartesi
5 Ağustos 2013 Pazartesi
Chagall
Marc Chagall
neredeyse bir asır yaşadı. İki dünya savaşı ve bir devrim
gördü. Amerika'ya kaçıp kurtulabilmiş bir Rus Yahudisi
olarak izledi. Rusya'daki köyünün ve onca sevdiği Paris'in
Nazilerce işgal edilişini... her savaş öncesinde ailesi için,
resimleri için, anıları için korkulu düşler gördü. Her
savaştan nice izler kaldı ruhunda. Belki de bu nedenle onun
resimlerinde erkekler sevgililerini, anneler bebeklerini korurlar
hep. Belki de bu nedenle hemen her resminde sevdiğini korumaya
çalışan adam olarak çıkar karşımıza. Kendisini aşan,
görünmez tehlikelerden sevdiğini çaresizce korumaya çalışıp
duran bir adam.
Resimlerinde
anılar ve düşler iç içedir. Anılar, artık birer düşten
ibaretti. Rusya'da bir köyde geçen çocukluk düşlere dönüşmüş,
geride bırakılan köy olmuştur. Koca gözlü, rengarenk inekler,
atlar, özlemle sarılıp sığınılacak dev bir kırmız horoz,
artık yaşamayan nice akrabalar...
Onun
resimlerinde, insanlar meleklerle yan yanadır. Uçmak, yürümek
kadar doğaldır. İnsanlar evlerden büyük, tavuklar ve horozlar
insan boyutundadır.
Aşka inanan bir
adamdı Chagall. Aşkı bulmuş ve kaybetmiş bir adam oldu. Biricik
aşkı ve otuz yıllık eşi Bella'nın ölümünü yaşadı.
Resimlerinde aşkın romantizmi,ü çok sevilenle bir bütün
olabilmenin güzelliği ve onu kaybetmenin hüznü bir arada bulunur
çoğu kez. Sevgili, bir türlü unutulamayan, hep anımsanan, hep
özlenendir.
Ay ışığının
loş aydınlığında, düşler ve gerçekler, birbirinden ayırt
edilemeyen gölgeler olup çıkarlar. Meleklerin şarkıları
Chagall'ın resimlerine, Chagall'ın resimleri meleklerin şarkılarına
karışıverir. Sonunda bir de bakarsın ki, düşler gerçek olmuş,
gerçekler de düş... Chagall'ın resimlerinde meleklerin
şarkılarını duyman bundandır.
Şehrin, göğün
mavisine karıştığı bir saat vardır. Hani güneşin, ayı
kıskanıp, bir daha doğmayacakmış gibi saklandığı... Bütün
evlerin ışıklarının çoktan bir bir sönmüş olduğu, herkesin
bir günü daha öyle ya da böyle bitirmiş olduğu... Şairin
dediği gibi ay “bir masal meyvesi gibi” büyülü, maviye asılı
durmaktadır. Onu “kırılmış dal uçlarından paylaşmış”
olanlar çoktan örtülerinin altında, düşlerinde kaybolmuşlardır
bile.
O mavi saatte
hayat, gökyüzünün mavisinde asılı kalmış bir sihirli
bukettir. Gecenin serinliğinde baygın ıhlamur, iğde, hanımeli ve
gül kokuları birbirine, benim hüzünlü şarkım rüzgâra, rüzgâr
saçlarıma karışır. Bilirim, o saatte mavi olup çıkmış her
evde, başka bir öykü uyuyacak sabaha kadar. Her öykü, sabaha
kadar serin bir düş, sabah olunca yeniden kan ter içinde hayatın
ta kendisi olacak.
“Mavi Kemancı”
dedi Chagall bana. “Hayatın mavi öykülerini mavi şarkılar
yapıp söyle bize. Söyle ki, geceler karanlık, ıssız ve
yapayalnız olmasın. Söyle ki, öykülerimizin bir müziği, bir
şiiri bir anlamı olsun. Söyle bizler de birer ses, birer nota
olalım. Birileri de bizi duysun.
4 Haziran 2013 Salı
28 Mayıs 2013 Salı
EDWARD HOPPER / 22 Temmuz 1882 – 15 Mayıs 1967
Amerika'da doğan
Hooper, duygusal olmayan gerçekçi tabloları, kent ve kırsal kesim
insanları ile onların ortamlarını benzer biçimde betimleyerek
yirminci yüzyılın başlarındaki Amerikan yaşamını çarpıcı
bir biçimde yansıtmaktadır.
1920'lerde
ulaşım sistemlerinin çağdaşlaştırılması, halkın büyük
kitleler halinde küçük kasabalardan kent merkezlerine göç
etmesini tetiklemişti. Amerikan yönetimi, ele geçirilmiş olan
kıtanın kısa tarihine rağmen, siyasi arenadaki ciddi
yapılanmasını, yine aynı tarihlerde ulusal bir proje olarak
tamamlama ve dünyaya dayatma sancısı içersindeydi. İtalyan ve İrlandalı göçmenlerde rastlanan mafyatik eğilimler de aynı
tarihlere denk düşmektedir.
Hopper ve yüzyılın başından önce,
sanatsal diğer alanlarda dünyaya hiçbir sunumu olmayan bir toplum,
gelecek yıllarda dünyayı etkileyen/tetikleyen akım ve oluşumların
merkezi/çıkış yeri olacaktır. Bu açıdan da 1900'lü yılların
Amerikası ve başlangıçta yer alan isimlerden biri olma
özelliğinden dolayı Hopper çok iyi okunmalıdır.
Hopper, ışık
ve rengin mükemmel karışımını resimlerinde uygulamayı 1901'den
1906 yılına kadar Paris'te öğrencisi olduğu Robert Henri'den
öğrenmişti. Henri, Amerika'nın gelişen metropol yaşamını,
apartmanları, rıhtımları, fabrikaları, sokakları gerçekçi bir
anlayışla resmetmeyi amaçlayan, Ashcan okulu olarak bilinen bir
ressamlar grubunun üyesiydi. Fakat hopper, diğer yerel sanatçıların
küçümsediği ya da görmezden geldiği, Amerika'nın yalın
mimarisi ve günlük sokak görünümlerini kendi yorumuyla
aktarıyordu. İster demiryolu istasyonları veya tren vagonları
olsun, ister barlar, restoranlar, çeşitli ev sıraları ya da
evlerin ön sundurmaları olsun, Hopper Amerika'yı gördüğü
biçimde resmetti.
Sanayileşme ile
birlikte yaşanan değişimi; bireyin ve çevresinin de zorunlu
olarak yaşayacağı dönüşümle paralel olarak algılayan sanatçı,
etkileyici ve dokunaklı bir trajiklikle dönemini resmetmeyi
başarmıştır. Amerikan yaşam tarzında meydana gelen bu değişimi
belgeler nitelikteki çalışmaları, dokunaklı olmakla birlikte
özgün bir ifadedir. Özellikle günümüzde “kentsel dönüşüm”
dayatmalarının yaşandığı İstanbul günlüğünde, belki
de Hopper'ın aktarmaya çalıştığı, kasaba ve şehrin dışında
kalan sakin yaşamlara dair görünümleri, döneminin çağdaş
yapılanmasının, diğer bir taraftan Amerikan alt ve orta sınıfının
kaybolan suskunluğunun yansımasıdır. Hopper, genellikle
tablolarında insanın zaman karşısındaki konumunun ne kadar üzücü
olduğunu, zamanın kontrol edilemez akışını ve bireylerin
birbirleri ile ya da misafiri oldukları dünya ile gerçekten
iletişim kurmalarını engellenmeye yapılanmaya işaret etmektedir.
Bu açıdan Hopper, resimleri ile yakın tarihin perdesini aralayan
bir belgeselci gibidir. Amerikan gerçekçiliğinin önde gelen
sanatçılarından Hopper'ın eserlerini incelediğinizde, pek çok
filmin bu kompozisyonlardan etkilkenerek kadrajlandığını
görürsünüz. Edebiyatçıların da esin kaynağı olan ressam,
1950 sonrası kaleme alınmış Amerikan edebiyatının mekân
tasvircisi olarak okunabilir.
Hopper'ın
“Gaz” adlı resmine baktığınızda, bu olağanüstü, izleyene
heyecan veren kompozisyon, hareketli bir görüntüye dönüşmek
üzere olan donmuş bir film karesi gibi görünmektedir; belki bir
yol, korku ya da macera filminin çarpıcı sahnelerini
hatırlatmaktadır.
25 Kasım 2012 Pazar
12 Ekim 2012 Cuma
OTTO DIX - ŞİDDET VE BAŞKALDIRI
Alman
dışavurumcu ressam ve grafiker Otte Dix 1891 yılında Dresdan
Gera'da emekçi bir ailenin oğlu olarak dünyaya geldi. Onun
yetiştiği şartları göz önüne aldığımız zaman, kişiliğinin
gelişimini ve bunların sanatındaki yansımalarını bulmak için
gerekli olan ipuçlarını edinebilmekteyiz.
19. yüzyıl
sonu ve 20. yüzyıl başlarında Avrupa; ekonomik, siyasi, kültürel,
bilimsel ve teknolojik gelişiminin sonuçlarını almaya başladığı
bir dönemin içindeydi. Bu dönem büyük şehirlerde yaşanmakta,
kendini yüksek binalarla, sinemalarla, yeni ürünlerin bulunduğu
mağazalarla, şık insanların dolaştığı sokaklar, arabalar ve
tramvaylarla gösteriyordu. Bununla beraber büyümenin ve gelişmenin
yanında şehirle iç içe giren yeni toplumsal sınıflarda
oluşuyordu. Endüstri devrimi ve sanayileşme sonucu, yoksulluk
içindeki işçi mahalleleri ile kaldırımdaki şık kadınlar ve
fakir insanların karşı karşıya geldiği tezat insan manzaraları
yaşanıyordu.
Bütün bu
zorlukları mutlaka yaşamak zorunda olduğunu düşünen Dix,
savaşın üzerinde oluşturduğu değişimi şu sözleriyle ifade
ediyor. “Savaşın beni ne kadar derinden etkilediğini gençken
farketmemiştim. Yıllar boyu, en azından 10 yıl boyunca, hep aynı
rüyaları gördüm: Harabeye dönüşmüş evlerin arasından
sürünerek geçiyorum, anacak geçebileceğim kadar dar pasajlarda
zorlanarak yürüyorum. Hep yıkıntılar görüyorum rüyalarımda.
Resim yapmak da benim için bir kaçış olamadı...
Dix not
defterinde bir yandan, “Bitler, fareler, dikenli teller karmaşası,
pireler, kediler, gazlara, mermeiler, pislik, makinalı tüfek, alev,
çelik... Savaş işte bu! Şeytanın işinden başka bir şey
değil...” diye yazarak, yaşadığı savaşı kaleme alırken, bir
yandan da resimlerinde kullanmak üzere hastanenin patoloji
servisinden getirilen iç organlar ve kopmuş vücut parçaları
üzerinde çalışıyordu. Çünkü o gerçeği seven bir kişi
olarak her şeyi görmesi ve hayatın tüm derinliklerine inmesi
gerektiğini düşünüyordu. Geçmişin yok edilmesi, yeni bir dünya
düzeninin kurulması için savaş zorunluydu. Onun için savaş,
kanla yıkanılarak ulaşılan bir katarsistti adeta...
Savaş
sonrasında ürettiği eserlerinde; portre, peyzaj, canlı renklerin
kullanımı ve dini motifler ağırlıklı olarak görülür. Alman
eksprosyonist sanatının önde gelen isimlerinden Otto Dix için,
I.Dünya Savaşı sonrasını izleyen yıllar, yaşadığı acılara
rağmen sanatında verimli ve yaratıcı bir dönem olmuş, en önemli
eserlerini bu dönemde yapmıştır. “Savaş” (Der Krieg), savaşı
bütün çirkinliği ile ortaya koyan gravür eseridir. Gravürler
savaştan, inanılmaz yoğunlukla betimlenmiş birebir sahneleri
canlandırırken, detayların işlenişindeki keskinlik savaşın
psikolojik etkisinin bir tanığı olarak karşımıza çıkıyor.
Dix bir bakıma bu sahnelerde anılarını ortaya koyar. Bu
serilerdeki gravürlerin çoğunluğunda, yaralı bedenleri, korkunç
şekilde parçalanmış bir şekilde gösterilen sanatçının, genel
özelliğinde olduğu gibi ellere ve yüze özel bir önem
verilmiştir. Bir zamanlar o bedenin kişiliğinin aynası olan ama
artık bireyselliğinin kayboluşunu gösteren eller ve yüz
detayları, eserlerinde dramatik ve trajik bir anlatımla ortaya
çıkmaktadır.
1919 tarihli
“Pieschenli Denizci”, 1920 tarihli “Kibrit Satıcısı” ,
“Fritz Muller”, “Şövalyeler İçin Mihrap”, “Brüksel'deki
Aynalı Salonlardan Anı Tabloları”, “Kağıt Oynayanlar”,
“Barikat” ve “Prag Sokağı” şehrin, Avrupa uygarlığının
bütün haksızlıklarını, insanın insanlık dışı
davranışlarını ortaya döker. Öte yanda tüm acılara rağmen
duyarsızlığıyla kaldırımlardaki hoş kadınlar, erkekler ve
onların ayakları altında savaşın kör, sakat bıraktığı insan
figürlerinin bulunduğu etkileyici tasvirleri sanatçının en
önemli yapıtlarındandır...
Savaşın bıraktığı derin yaraları
hem fiziken hem insanların mahkum olduğu psikolojik toplumsal acıyı
ele alarak betimleyen Dix, keskin, alaycı ve eleştirel bir resim
diliyle yapıtlarına aktarır. I.Dünya Savaşı sırasında
ürettiği, savaşı acımasız bir gerçeklik içinde ele alan
yapıtları ve daha sonraları da özellikle “Siperler” adlı
resmi 1924'te sergilendiği zaman, bir tabuya dokunduğu düşünülerek
eleştirilmiş ve halkın direncini kırdığı gerekçesi ile 1937
de “Yoz Sanat” sergisinde gösterilerek, 1939'da Hitler rejimi
tarafından yakılarak imha edildi. Sanatı üzerinde bu baskı
sonucunda, Dix bir dönem figürsüz , panoramik manzaralar da
resmetti.
Eros ve ölüm arasındaki ilişki konusunda da bir dizi
sürdürmüş olan Dix, çoğunlukla toplumdan dışlanmışlıklar,
sirklerin, genelevlerin egzotik dünyası, fahişeler, mesleki
aletleriyle doktorlar, gazeteciler, barlar, zenci cazcılar, film
sahnesi gibi kurgulanmış seks cinayetleri, sadomazoşizm ya da yaşlı
insanların cincelliği gibi, tabu konuları işleyerek, olağanüstü
hicvedişi ile mizah ve çarpıcı bir gerçeklik kazandırarak,
hafızalarda hayranlıkla yer edinecek tablolar üretir.
Dix yaşamının
son yıllarını geri döndüğü Dresden'de geçirmiştir.
Almanya'nın Singen kentinde 25 Temmuz 1969 tarihinde hayatını
kaybetmiştir.
20 Temmuz 2012 Cuma
August Macke
3 Ocak 1887 Meschede – 26 Eylül Champagne.
Onun resimlerine bakanlar caddelerde, parklarda dolaşıyor gibidir. Hanımlar şapkacı dükkanlarının vitrinlerine bakmaktadır. O günlerde herkes şapka takıyordur ve renk renk, biçim biçim şapkaların içinden en güzelini, en yakışanını seçmek hiç de kolay olmasa gerektir.
Bir bakarsın, güneşli bir yaz günü, kibar ve ciddi bir bey, gölgesi güzel bir ağacın altında, sessiz bir bankta oturmuş keyifle gazetesini okumaktadır. Hafif bir rüzgarın estiğini ve dalarda kuşların cıvıldadığını sen de hissedersin. Bir kır kahvesinde maslarında oturmuş söyleşenleri, gazeteleri okuyanları görürsün.
O öğleden sonranın canlılığı senin de gözlerine yansır. Gölde bir yelkenli süzülürken, insanlar göl kıyısındaki bir duvara dayanıp manzarayı izlerken, şu az önce önümüzden geçen siyah takım elbiseli iki bey amca acaba siyaset mi konuşmaktaydı, der gibi bir edaya bürünmüşlerdir.
Az ötede kollarını trabzana dayamış bir çift baş başa vermiş, koyu bir sohbete dalmış gibiler. Bak, bir anne, ele avuca sığmayan oğlunu bu parkta yürüyüşe çıkarmış. Ya şu nehir kıyısında el ele dolaşan aşıklara bakan yeşil ceketli yalnız kadının hüznü, senin de gözüne takılmadı mı?
Kah bir gösteriyi izleyen seyircilerin arasına karışır, locada yerini alırsın, kah Macke'nin evinin penceresinden yoldan gelip geçenlere ya da karlı çatılara bakarsın. Bayan Macke, elinde bir meyve tabağıyla mutfaktan çıkageldiğinde şaşırmazsın.
Bir resminde bahçede çiçeklerle ilgilenen karısı, neşe içinde koşup oynayan çocuklarına seslenmektedir. Nasıl da sıradan, gündelik bir andır bu. Hayatın hep böyle anlardan ibaret olduğu sanılan... olağanüstü güzelliği fark bile edilmeden yaşanan... ama sonra bambaşka, belki de imkansız bir yerde ve zamanda durup durup anımsanacak, hep özlenecek bir an... Macke, bu resmi yüreğine koyup, beraberinde cepheye götürmüştür.
Birinci Dünya savaşı patlak vermiş, daha dün bambaşka amaçalar peşinde koşan trenler dolusu gencecik insan, şimdi asker olarak cephelere gönderilmeye başlanmıştır. Macke, en ünlü esimlerinden “Veda” ile bizi, tren garında savaşa uğurlanan askerlerin aileleriyle vedalaşmalarına tanık eder.
Babalarını belki son kez gören çocuklar... bir elinde, kocasını uğurladıktan sonra gözyaşlarını sileceği beyaz bir mendil ile kalakalan bir eş... resmin karanlık atmosferinde o beyaz mendil bir semboldür aslında: bir meçhule gidişin ve kasvetli bir geride kalışın acı sembolü... Çok değil, savaşın başlamasından kısa bir süre sonra, Macke de o garda geri dönmemecesine ailesiyle vedalaşmıştır. Birinci Dünya Savaşı başladığında cepheye çağrılmış, bir ay içinde ölmüştür. Belli ki boyalarını, fırçalarını bırakıp da silahlara alışamamıştır. Yaşamı tuvallerinde yeniden yaratmak yerine, yaşayanları öldürememeiştir.
Yalnızce yirmi yedi yaşındadır öldüğünde ve adı mezar taşından önce resim tarihine yazılmıştır.
Macke'nin resimleri, bakarken bir an göze çarpan görüntülerdir sanki. Akıp giden, bizim dışımzdaki – Macke'nin dışındaki hayattan anlık kesitlerdir... tüm resimlerini hep bir “dışardan bakan” gözüyle çizmiştir. Bir daha oralarda olmayacağını, hayatın onsuz da akacağını sezmiş gibi... belki veda eder gibi, ama aynı zamanda “orada ben de vardım bir zamanlar” der gibi...
içimde bir isyan, istemsizce mırıldanıyorum. “Harbe giden sarı saçlı çocuk!/Gene böyle güzel dön/dudaklarında deniz kokusu/Kirpiklerinde tuz...”
Kaynak: Artist/Modern
1 Temmuz 2012 Pazar
25 Haziran 2012 Pazartesi
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)

































--1913.jpg)







